Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, diye girmiş bir yazısına Yavuz Donat. O yazıyı okumaya niyetlenenlerin kimi, “Ne günlerdi o günler” hasretiyle yanarken, kimi de, “Cemil Çiçek o işi de mi yapmış, acaba hangi tarihte yapmış ” sorusuna cevap arıyorsa, işte ben o ikincilerdenim.
Başa yani Yavuz Donat’ın dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek, dediği yere dönersek, ne iş yaptığını öğrenmiş olacağız.
Yemekli toplantı düzenlemiş. Hukuk Fakültesi dekanlarına, Ticaret Hukuku profesörlerine… Üstelik sitemi de var:
“620 sivil toplum kuruluşu ve üniversiteye kanun tasarısı metnini gönderdik. Aylarca bekledik. Sadece 7 yerden cevap geldi”
-İtiraz ediyorum!
Tanınmış bir üniversitenin, tanınmış hukuk fakültesinin, tanınmış dekanı olan bir profesör “Ama bize gelmedi” demiş.
Posta makbuzları, kargo faturaları, mobese kayıtleri incelenmiş ve Cemil Çiçek iki lokma arasında itirazcı profesörü bozmuş:
“Size gönderilmiş, şu tarihte, şu kayıt numarası ile…”
Tam o sırada garsonlar yemek tabaklarını değiştirdiğinden, konu da değişmiş. Sonra yemekler bitmiş, toplantı dağılırken ve artıklar çöpe atılırken, o profesör bu Cemil Çiçek’e,
“Siz bu yeni kanun tasarısını çöpe atın” demiş.
Cemil Çiçek bir çöp sepetine bakmış, bir o profesöre. Saygıda kusur yok. Ama, ama demek zamanı. “Hocam, bilimsel olmadı ama. Okuma zahmetine girmiyorsunuz ama, her yere giriyorsunuz, yemekli toplantılar dahil ama…”
O profesör arabasına girmiş ve gitmiş.
Şaka gibi, diyor Yavuz Donat. TV programcılarını, alın size konu diye kışkırtırken.
Bu ülkede Cemil Çiçek olmak zor. At sahibine göre kişner desek, olmaz. İlgililer gereken ilgiyi göstermiyor desek, olmaz. Bakan yok diyebileceklerinden.
Bu ülkede Cemil Çiçek olmak zor diyoruz, bir daha.
Adalet Bakanı’sın. 620 mektup yaz. 7 cevap gelsin. Cevap vermeyenlere yemek veriyorsun ve bana bu yapılır mı diyorsun.
Aslında yapılan bir şey yok. 7 kişi hariç hiç kimse yapmamış.
O profesör yapacakmış, mektup gelmemiş, görüş istenmemiş.
O profesörün kapıcısı, odacısı, mektuplarını karşılayıcısı acaba şöyle mi düşündü de o mektubu çöpe attı.
Bizim profesörümüzü hem Adalet Bakanı yapmıyorlar, hem görüşlerine muhtaç oluyo
Bu ülkede Cemil Çiçek olmak zor diyoruz’umuza destek versin herkes.
Mektuplar bize gelmedi diyen o profesör yemek bitince toplantı dağılırken, şunu dediğini tekrarlayalım, hem de Cemil Çiçek’e, “Siz bu yeni kanun tasarısını çöpe atın!”
Okumadığı bir kanun tasarısına gösterilmesini istediği muamele bu. Çöpe atın diyor.
Komisyonlarda çalışanların, tasarıyı yazanların emeklerine saygıyı böyle mi unutur bir hukuk profesörü, karşısında Cemil Çiçek olunca…Ne dediğini yukarıda yazdık. Ne demeliydi’yi tartışmak isteriz, sayın Adalet Bakanı’nın.
Durun demeliydi, dağılan toplantıyı toplamalıydı.
Sizin demeliydi yüksek sesle o profesöre, “Daha iyi bir kanun tasarınız mı var ”
Şunu da demeliydi hemen, “Okumadığın o kanun tasarısını, anlayamayacağınızı bildiğinizden mi okumamıştınız ”
Hatta şöyle diyerek bitirmeliydi sözünü. “Çöpe atılmasını istediğiniz daha neleri var bu devletin Siz, kendiniz, zat-ı aliniz hariç.”
(Sabah Gazetesi-Yavuz Donat-Şaka Gibi-30 Aralık2015 Çarşamba)
AKŞAMÜSTÜ ÖLMEK Mİ YA TÖREN...
Vefatını yağışsız bir Aralık günü Vefa’daki yurt odamızda küçük el radyomuzdan duyduğumuzda, dikkatimizi çeken bir nokta vardı ve biz o nokta üzerine espiriler üretmiştik.
İsmet İnönü’nün ölüm gününden hatırladıklarımı anlatıyorum. Vefat ettiği saat ile duyduğumuz yani ilan edilen saat arasında azımsanamayacak bir zaman vardı. Biz o farka takılmıştık.
Radyoların, adlarını saydıkları Profesör Doktorların konsültasyon yaptıklarını sık sık duyurmasına rağmen, vefatı neden anında duyurmadığını merak etmiştik. 12 Mart Hükümetinin, ilk kadın bakan diye ünlendirdiği Türkan Akyol’un da aralarında olduğu o konsültasyon heyeti, tören yapmaya uygun bir zamanı ilan edelim tartışması mı yapmışlardı bir saat kadar
O heyetten bir Türkan Akyol’u hatırlamam, 12 Mart’cılığının karşılığı ne olacak merakımdandı. SHP Milletvekilliği ile, Demirel Bakanlık ile ödüllendirdi 80 sonrasında, benim tahminlerime inat...
Ertesi gün Kapalıçarşı’da babamın bir siparişini bir arkadaşımla ararken, karşılaştığımız musevi esnaflar, çok hüzünlü olduklarını belirtme ihtiyacı hissetmişlerdi, bizim öyle üzüntülerle ilgili olmadığımızı gördüklerinde.
Osmanlı Devletinin son 15 yılından bir günü doğum tarihi yazdıran babam ve Demirkırat akranlarının arasında kod adı sağır’dı. Demirel’e mason dendiğini de herkes bilir.
İnönü’nün kulakları ile mizah yapmak kendi cephesinde serbest iken - ki bir tanesini, son Başbakanlığının son günlerinde çizilmiş bir karikatürü meramımızı anlatsın diye koyduk buraya - muhalif cephe yavaş sesle yahut çağrışımlar arasına gizlenerek konuşurdu.
Bu hususta en iyi örnek Serdengeçti’den.
Dergisi ikide bir kapatılınca rahmetli Osman Yüksel ağabey, o ünlü milli şef yıllarında şöyle bir ilan yapar.
“Matbaalarda basılmasına izin verilmeyen Serdengeçti mecmuası bundan böyle sesli olarak yayınlanacaktır!..”
Başmuhariri Osman Yüksel Ankara’nın bir tepesinde (Hacetepe miydi ) o sayıyı okuyucularına duyuracaktır.
Boyundan dolayı duyma tereddütü yaşayanlar şunu bilsinler: Onda öyle gür bir ses varki, o sesi sağırlar bile duyacaktır.”
Bu sağırlara duyurma espirisini rahmetli Osman Yüksel ağabeyden bu kadar uzun mu dinlemiştik, yoksa biz mi ancak anlatabildik sorusuna cevabımız yok.
Mücadele, son Başbakanlık günlerinde bir radyo konuşmasında “Atatürk sağ olsaydı, o da benim yaptığımı yapardı” diyen İsmet İnönü’ye karşı yapılıyordu.
Yıl 1962.
Kim söyleyebilir, Atatürk’ün ihtilal yaptırmadığını, Başbakan ve bakanlar astırmadığını...
“Kendi girdiği yola Atatürk’ü soktuktan sonra...”diyerek müdafaalarına başlayan kalemşorları, çok partili hayata geçmemizden dolayı bir kere daha ona borçlu olduğumuzu hatırlatırken, bir yıl önceki idamları unutturuyorlardı.
Bir ölüm yıldönümü daha yaşanırken kartelin İsmet İnönü bombardımanına kalkan olmasını istediğimiz bu yazımızı, o son Başbakanlık günlerinde çizilen bir algı resminin izahıhyla bitirelim.
“Kalkınmada turizmin rolü büyük...” diyerek büyük bir laf etmiş olan İnönü, turizm derken neden tarihi yıkıntıları anlıyor
Yıkıntılara bakıp dumanı tüten fabrikalar hayal ettirmelerini kalemşorların, nereye koyacağız Soba borularından başka tüten baca göremezdiniz diye anlatılmıştı zira önceki başbakanlıkları.
O İSİM O AİLENİNDİR
Sayın Cumhurbaşkanı’mızın en sevdiği ve en çok okuduğu şiirlerdendir üstat Necip Fazıl’ın Zindan’dan Mehmet’e Mektup şiiri. Mehmetim sevinin başlar yüksekte, demesi Cumhurbaşkanı’mızın, hangi dinleyenini heyecanlandırmadı
Necip Fazıl ödülleri bu yıl da verilmiş. Hem de bizzat sayın Cumhurbaşkanı’mız vermiş ödülleri. Yani iltifatlar etmiş ödül alıcılara. Ne güzel işler, bu işler... Fakat...
Fakat neden rahmetli üstat Necip Fazıl’ın Mehmet’i ve ailesi davetli değil, ya da orda değil
Mehmet’i yanında idi rahmetli üstad bir MTTB’ye geldiğinde. Sekreter odasındaki sohbetinde dizinin dibine oturtmuştu Mehmet’ini.
O gün Mehmet’in itirazlarını ve rahmetli üstadın, benim Mehmet’im bakın ne diyor, diyerek verdiği cevapları, bugün bu satırları yazacağımı bilseydim, not ederdim. O günler orada kaldı.
Mehmet Kısakürek’in internete düşen itirazlarından yaşadıkları kırılmışlığı anlamak mümkün.
Ödül töreni düzenleyicilerinin rahmetli üstadı ailesinden ayrı düşünmelerini ise anlamak mümkün değil.
Bir ödül vermenin hesabında, ödül alanları sevindirmek varken, isim verenleri de üzmek olabilir mi
BİR LİGDE BİR ŞAMPİYON OLUR
Süper ligimizin ilk yarısı bitti. İddialar bitmedi. En komiği de oyuna sonradan dahil olan bir teknik sorumlunun ikide bir kulübünün tarihini öne sürerek verdiği demeçlerdir.
Bu kulübün tarihinde çok arkadan gelip çok şampiyonluklar kazanmak çok vardır.
Diyorki: Tarih yine tekerrür edecek.
O dediğin olacaksa, senin burada olmanın manası ne Sen neden buradasın Senden önceki iki Hamza’lı daha avantajlı idi.
Yerine geçtiği futbol adamına transfer yasağı koyan kulüp yazıcıları, dünya piyasasından ona futbolcu begendirme yarışındalar. Alış veriş yaparak sitres tedavi metodu...
Ligin lider takımını yazmak zorunda kalanların ise malzemesi tek. Hoca’nın soyadı...En ezberledikleri manşette şu: Güneş gibi parlıyor. Rıza Çalımbay’ın şanssızlığı buradan mı Bay’ımız yine çalım attı diyecek olmak, güneş gibi parlak sayılmıyor galiba.
Son maçını seyretmem astronomi merakımdan değil, güneş sistemi dediklerini bir göreyim istediğimden. Taktiğini öğrendim: İlk yarıda döv, ikinci yarıda çok gol at. Hakemin ahrazına düştük.
Cevabını aradığım soru şu: Güneş sisteminin baş dövücüsü Ersan Gülüm bey, gün olur yaşlanır ve bir Anadolu takımına hoca olma kaderi yaşarsa, o da mı bir İstanbul takımı maçından sonra tıpkı Okan Buruk bey gibi buruk konuşacak, hakemler İstanbul takımlarından korkuyorlar dolayısıyla bizim dayak yememize sessiz kalıyorlar, diyecek
Okan Buruk bey dedik, içimiz burukuldu. Bir soru da ona soralım istedik.Ey Okan Buruk bey, sen de oynadın vaktiyle bir İstanbul takımında. Hakem beylerimiz o dediklerini o gün sizin lehinize yaptıklarında bir kere itiraz ettin mi, bu kadar da olmaz dedin mi
Bu gün haklıymış, bu gün haklıdır gibi bir hüküm cümlesine varmasın hiç kimse bu dediklerimize dayanarak... Zira ikinci kısmı da var Okan Buruk bey’e diyeceklerimizin.
En az hakem hatalı bir maçtan sonra bu dediklerini, rakibin, içinden çıktığın İstanbul takımı olsaydı, yine diyecek mi idin Cezayı kimin lehine istiyorsun Önce mesulü olduğun takımın halini düşünmek zorunda değil misin İstanbul’a deplasmana gelen Anadolu takımlarını özetlerde izlemek dahi insana neler öğretir neler Korkulu rüya diye anılan bir belediye takımını seyrettim bir İstanbul takımı karşısında. Yeni bir futbol taktiği deniyorlardı. Rakibin oyuncularına bir metreden yakın durmamak. Bu taktiğin kendilerine yaramadığını, kalecilerini savunarak anlattı o misafir hoca: Kalecimizin hatalarına sahip çıkıyoruz.
Sağolsunlar futbol gazetecilerimiz bizi yurt dışı olaylarından da haberdar ediyorlar. Mesela Melo’nun İtalya’da gördüğü kartları sayı olarak veriyorlar. Buna da şükür. Maçlarını yayınlayın, o kart gördüğü halini biz de görelim, deme hakkımız mı var
En çok hakem beylerimiz üzülüyorlarmış Melocanlar olarak. Onu satan kulübe kızıyorlarmış. Emeklerimizi görmezden geldiler. Onu futbola kazandırmak için ne fedakarlıklar yapmıştık halbuki. Bazıları da İtalyan hakemler Türk hakemlerini sevmediklerinden her maçta bir kaç kart gösteriyor Melo’muza. Maksatları bizim kartsız maçlarımız üstünden bize vurmak, diyorlarmış.
Süper ligimizin ilk devresi biterken, işte böyle...