Tarihin garip bir huyu var. Unutmuyor ve kovalıyor. Daha doğru; tarih ve hakikat, yoktan var olmadığı gibi, varken de hepten yok olmuyor!

Gizliyorlar. Gölgesi düşüyor. Siliyorlar. İzleri beliriyor. İnkâr ediyorlar. Israr ediyor. Unutturuyorlar. Uyumuyor. Başka türlü yazıp anlatıyorlar. Kendi yolunu, kendi dilini buluyor. Çünkü tarihin kendi hafızası var. Bir mezarın derininden... Bir orman yankısından... Bir defterin kıvrığından... Bir yangının külünden... Bir ninenin ağıtından... Bir torunun merakından... Bir şarkının tınısından... Bir albümün sarısından... Her depremin yarığından... Her yıkıntının enkazından... Her suretin çizgisinden sızıveriyor. Tarihin ruhu huzur bulana kadar, elleri hep yakalarda kalıyor. Hayaletler durmadan kovalıyor!

O yüzden, milletler, halklar zaman zaman derinden sarsılıyor. Hakikatin dili, tarihin ısrarı, hayaletlerin inadı; inkâr ve ezberleri silkeliyor. Çünkü tarih yaşayan bir ölü! Elbette geçmiş günahların, felaketlerin doğrudan sorumlusu olmayan "kuşaklar"; inkâr, ezber, milli gurur ve kimi hakiki kimi uydurma gerekçeler eşliğinde tarihlerine ve topraklarına gömülmüş lekeleri kolayca keşfetmiyor. Lakin bazen, tereddütle, gecikerek, sıkıntıyla, azar azar da olsa, bir şekilde çıkarmak için bir şeyler diyorlar. Tarihin ruhunu hiç değilse biraz huzura kavuşturmak için.

Esasta, karıştırırsan pek kimse bundan muaf değil. Her toprağın, her milletin, her devletin kendi ruhuna kazınmış acıları; ama çoğunun da, başka insanlara, halklara, hatta kendi halklarına bile utançları var. Ne kadar saklarsan sakla... Yinede sızıyor... Yine de damlıyor bir damla! O yüzden, gün geliyor; arşivler kıpırdıyor, hatıralar canlanıyor, inkârlar erimeye başlıyor, sansürler çözülüyor. Huzursuz ruhların tarihi yeniden yazılmaya koyuluyor; bazen bir özür, bazen bir hak teslimi.

Muhabir: Haber Merkezi