Tarihin yakını uzağı yok artık. Karmaşık bir durum var. Her şey iç içe girmiş. Yakın zaman bile belleklerden siliniyor.
Tarih, düşünme alanı. Geçmiş, geçip gitmiyor. İnsanlığın inşasının bir sonucu.
İnsanın düşünüş, yaşayış ve gelecek tasarımı. Yaşanarak tarih oluşuyor. Yaşananlar geçmişe bırakılıyor, yaşanacaklar da eklemleniyor geçmiş zamana.
Zaman sürekli kendini yeniliyor. Yeniliyor ve yolunu sürdürüyor.
Orta Doğu’nun tarihi karmaşık. Müslümanlar kendi benliklerini yitirince başka benlere bürünüyorlar. Bu benler de kendisini temsil etmiyor. Yabancılaşma ve yabancılık ruhu baskınlaşıyor. Yüzyılın tarihinin karmaşası bir bulamaç.
Büyük İslâm uygarlığının terki, yerine gelen ise ne bir uygarlık ne de umut vaat edecek. İnsanların mizaçları da bu karmaşaların kurbanı. Hayatlar yapaylıklarla sürüyor. Hangi topluluk hangi geçmişe sahip? Kimi kimle tanımlayacağız? Ya da kimi nasıl ifade edip anlatacağız?
İslâm uygarlığının kültürel verileri ortadan kalkınca bir çöle dönen kentlerin ruhu neyi yansıtıyor? Yan yana kutular gibi dizilen sıradanlıkların merkezini ne oluşturuyor? Şehre, kasabaya ruhunu veren ne? Kentleri boğan, betonarme devasa yapılar mı, onların arasında dolaşan makineler mi, birer böceği andıran araçlar mı? Bu dünyanın insanları kendilerini hangi uygarlık ile tanımlayacaklar, özümsedikleri ruhun yabancılığındakiler ne menem bir şey?
Bazen kötü bekçiler, zalim kimseler bile tarihin ve kültürün bekçiliğini yapabiliyor. Günümüz karmaşasında zalimlik, kişilerden belli kurumlara geçiyor. Yabancı güçlü bir el bir milletin üzerinde olunca, parmakların uçlarındaki kuklaların oyunları kalıyor geriye. Parmaklardaki cambazlıklar hünerlerini gösterdikçe sahnede yer alanlar ile izleyenlerin ne iş yaptığı bile anlaşılamıyor.
Orta Doğu’da neyin tarihi yazılıyor? Kimin tarihi var, kimin geleceği nereye dayanıyor? Yapay ve absürt zihinlerin karmaşasında insanlar yönleri yitirenlerdir. Yönsüzlük yeni hayatın belirleyicisi. Emperyalizmin kucağına düşmüş toplulukların bir gelecek inşa etmeleri o kadar da güç ki.
Yeni zamanın tarihi emperyalizm tarafından belirleniyor. Müslümanların iradesi ve yetkinliği söz konusu olamıyor. Onlar, yani yönetenler ancak belirlenenlere uyuyorlar. Kendilerini uymak zorunda buluyorlar. Umutlar yitince dirençleri kalmıyor. Filistin’de başlayan bir direniş bir umuttu. Her zaman ve dönemlerde insanlık için umut olabilecek çıkışlar olabiliyordu. Bir insan, bir başlangıç yeni bir kav ile tutuşturur, o ışımayla karanlıklar dağılmaya başlardı. Zamanların ve dönemlerin ufuk insanları olurdu. Yeni zamanın zihni karışık, ne düşündüğü, ne tasarladığı belli olanların şamatası ortamı boğuyor. Hakikat bilincine erişmenin yolları bulanıklaştırılıyor. İnsanı kendine getirecek olan bir silkiniş, bir dirilişe neden olamıyor.
Düşünen insanların değil düşünmeyen söz cambazlarının anlamsızlıkları ortamları kaplıyor. Belirleyici değil, karmaşa oluşturucuların dünyası oluyor.
Düşünenlerin değil de düşünmeyenlerin dünyasından söz ediyoruz. Gözümüzün önünde bir Suriye var. Bu beldeyi nasıl bir gelecek bekliyor? Emperyalizmin kuşatma ve yönlendirmesindeki militanlar mı, güçleri olmayan yöneticiler mi, modern ve gösterişli dünyanın yeni kurmacası mı, ne? Yerle bir olmuş bir Filistin örneği gözlerimizin önünde.
Tarih yazıcı ve belirleyiciler bir medeniyetin kendi insanı olmayınca yabancılığı ve vahşiliğin tarihi yazılıyor. Bir tarih ve onun kültürü yerle bir oluyor. Yeni bir medeniyetin kuruluşu değil kendi medeniyetinin özünde bir yenileniş olmadıkça, bir çıkıştan söz edilemez.
Müslüman, İslâm’ın özüne bağlı kaldıkça medeniyetini yeniden inşa edebilir.