Tarih bilinci, bir milletin geçmişiyle yüzleştiği,
geleceğe yönelik köprüler oluşturduğu, ecdadından ilham alarak gelecek planları
yaptığı ve hepsinden önemlisi, “Atalarının mirasına sahip çıkma arzusunu”
ortaya koyduğu en önemli bilinçtir. Bu bilinç, millet olabilmenin temel esasını
oluşturur. Bir olma, birlikte olma, birlikte yaşama arzusunun, tarihsel mirasın
hovardaca kullanılmamasının ana temeli, bu bilincin sürekli açık ve diri
tutulmasından geçer. Özellikle bilgisayar çağının hayatımıza bir ok gibi saplanmasının
ardından, zaten yok olan okuma kültürümüz tamamen berhava oldu. Tarihimize
ilişkin hiçbir şeyi okumuyoruz, merak da etmiyoruz. İşimiz gücümüz bilişim
teknolojisinin bize döşediği yollarda, sosyal medya ortamlarında küçük bilgi
kırıntılarıyla zihnimizi doyurmak.
Aslında bu açlığı, bu yokluğu giderecek olan kanallar
var… Ama onlar da işin magazinel boyutuyla, reyting hesaplarıyla ve
izleyicilere nasıl nizamat verecekleriyle ilgili çalışmalar içinde
olduklarından, tarihsel bilgi hazinemizle ilgili olarak müthiş bir kuraklık ve
bataklık ortaya çıkıyor.
Geçtiğimiz haftalarda Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatının
anlatıldığı, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Pargalı İbrahim’in öldürülme sahnesi
vardı. Çok dramatik ve hüzün boyutu yüksek bir şekilde kurgulanan bu sahne
sonrasında, eminiz ki birçok izleyici Kanuni Sultan Süleyman’ın ne kadar gaddar
bir padişah olduğu zehabını edinmişlerdir.
Eğer, magazinel ve reyting hesabı olan bir diziyle
insanların karşısına çıkarsanız, elbette böyle bir şey kurgulayacaksınız. Ama
tarihsel olarak, tarihi gerçekleri elinize alarak bu olayın perde arkasını
sorgulamak zorunda kalırsanız, çok daha acıtıcı ve bu olayın neden meydana
geldiğiyle ilgili çok çarpıcı bilgilere ulaşırsınız.
Sinemanın, dizi sektörünün tarihten ilham alarak ortaya
koyduğu senaryolarda, gerçeklik boyutundan daha çok dramatik unsurlara
yaslanarak hareket ettiğini açıkça vurgulamamız gerekiyor.
Zira bu dramatik yapı, o filmin veya dizinin seyredilme
temasının başını çekiyor. Tarihi olayları sorgulamak, yargılamak, hüküm vermek
ve hükümler çıkarabilmek, anı yaşayan insanlar için gerçekten çok zor.
Bizler yakın tarihimizle ilgili olaylarda bile ortak
paydalarda buluşabileceğimiz bilgi kırıntılarına sahip değilken, yüzyıllar
öncesinde cereyan etmiş olaylara “haklılık” ve “haksızlık” penceresinden
yaklaşıp hükümler ortaya koyabilmemiz de gerçekten çok zor.
Maalesef, tarihsel mirasımız da sınırlı… Resmi tarihimiz,
hâlâ ecdadımızı bizlere “kötü tanıtmak” üzerine kurgulu şekilde.
Birlik Vakfı döneminde merhum Mustafa Müftüoğlu, “Yalan
Söyleyen Tarih Utansın” kitabına koyduğu konularda, müthiş konferanslar verir,
biz de buradan aldığımız bilgilerle resmi tarihin bizlere sunduğu o tarih
algısını ortadan kaldıracak mirası edinmeye çalışırdık.
Piyasada Mustafa Müftüoğlu gibi tarihçi sayısı çok az…
Hâlâ, ecdadımızla ilgili yalan yanlış bilgiler, safsatalar, rezillik ve
çirkinlik iftiraları bir şekilde zihinlerimize kazınmaya çalışılıyor. Bunu
ortadan kaldırabilmek için tarihimizin yeniden tüm donanımlarıyla yorumlanabileceği
bir şekilde önümüze konulması gerekiyor.
Eğer, tarihimizi doğru okuyamazsak, millet olma
bilincimizi de kaybedeceğimiz bir boyutu karşımızda buluruz.