Talut ile Calut kıssası ve düşündürdükleri - 3

Abone Ol

“Tanrı uludur, Tanrı uludur… Tanrıdan başka yoktur tapacak.” İşte 30 Ocak 1932 tarihinde Fatih Camii’nde Hafız Rıfat Bey tarafından minareden Türkçe okunan ezan aynı zamanda uzun sürecek olan karanlık bir devrin de başlangıcı olmuştur. Hemen akabinde 18 Temmuz 1932 gününden itibaren Diyanet İşleri Riyaseti ezanın tüm yurtta Türkçe okunmasına karar vermiştir.

Bu dönem Müslümanlar için oldukça sıkıntı çekilen bir dönemdir. İslami temel yaşantının rafa kaldırıldığı, insanların inançlarını yaşama noktasında zorlandığı, temel İslami eğitimin akamete uğradığı dönemlerdi o dönemler. Zorbalık o dereceye vardı ki neredeyse cenaze namazı kıldıracak kadar ilmi olan insanlar bile kalmamıştı köylerde. Özellikle Kur’an öğrenimi çok sıkı denetleniyor ve çocuklara eğitim veren her kim olursa olsun hemen derdest edilmekle kalmıyor uzun zaman da kendisinden haber alınamıyordu. İnsanlar samanlıklarda, gizli saklı yerlerde çocuklarının yetiştirmek için gayret gösteriyorlardı.

Ezanın Türkçe okutulmaya başlanması insanlarımızın yüreklerinde derin bir yara açmış ve ezanla-namazla alakası olmayan insanlar bile günde beş vakit “Tanrı uludur, Tanrı uludur…” diye başlayan bu ezandan müteessir olmuş, bu fetret devrinin biran önce son bulması için dua etmişlerdi. Arapça ezan hasreti ilginç bazı gelişmeleri de beraberinde getirmişti. Zaman geçtikçe ve Arapça ezana olan hasret arttıkça bazı insanlar ortaya çıkmış ve toplulukların yoğun olduğu yerlerde Arapça ezan okumaya başlamışlardı. Halkın ve o zamanki gazetelerin “Ezan delisi” diye tabir ettikleri bu insanlar her yerde sesli olarak Arapça ezan okumaları ile maruf olmuşlardı. Kimi zaman bir sinemada, kimi zaman Dolmabahçe stadyumunda bir milli maç esnasında, kimi zaman devletin ileri gelenlerinin katıldığı bir toplantıda ortaya çıkan bu “Ezan delileri” TBMM’de dinleyicilerin bulunduğu locada bile ezanı Arapça olarak okumuşlardı. Arapça ezanın önüne geçmek isteyen siyasi idare 15 Nisan 1939 tarihinde Meclis’e bir kanun tasarısı sunmuştu. 1941 yılında yürürlüğe giren 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunu’nun 526. Maddesine “Arapça ezan ve kamet okuyanların üç aya kadar hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar para cezası ile cezalandırılması” fıkrası eklenmişti. Gerçekten de sadece ülkemize has ve içimizi acıtan bir fıkradır bu fıkra! Bu uğurda nice canlar yakılmış olmadık zulümler reva görülmüştür inananlara. Memleketimizde ezanın Arapça okunması kanunla yasaklanmış ve okuyana o devrin şartlarına göre ağır para ya da hapis cezası tatbik edilmişti.

Dedik ya karanlık günlerdi o günler! Müslümanlar zorluk ve zillet içerisindeydiler. Ne yapacaklarını bilmez halde geçiriyorlardı günlerini. İnandıkları değerler onların mücadele etmelerini emrediyordu ama neyi, nasıl yapacaklarını da bilemiyorlardı. İşte böylesi karanlık bir zamanda CHP’nin içinden çıkıp Demokrat Parti ismiyle ayrı bir parti kuran Adnan Menderes ve arkadaşları halkın bir anda umudu oluverdiler. Özellikle dini hassasiyeti CHP’ye nazaran daha yüksek olan DP’liler kısa zamanda CHP’yi alaşağı ederek hükümet olmuş ve 16 Haziran 1950’de Meclis’te kabul edilen bir değişiklik tasarısı ile ezan asli hüviyetine kavuşmuştur. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin 23 Haziran 1950 tarih ve 6715 sayılı tamimiyle yurdun dört bir yanında yeniden Arapça olarak okunmaya başlamıştır.

DP ile Müslümanlar biraz olsun nefes almış ve ezanın Arapça okutulmasıyla başlayan olumlu hava giderek tüm yurtta İslami bir inkişafa vesile olacağı düşünülmüştü. Fakat Müslümanların bu iyimser beklentileri 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle akamete uğramış ve inananlar yeniden siyasi otorite tarafından gerici, yobaz gibi yaftalarla tanımlanmaya başlamışlardı. Askeri darbe Müslümanları yine o karanlık devirlere doğru iterken naçar kalan Müslümanlar siyasi mücadele için çareler düşünmeye başladılar. Mahmut Sami Ramazanoğlu, Mehmed Zahid Kotku, Abdülaziz Bekkine gibi isimlerin başı çektiği toplumun saygı duyduğu pek çok kanaat önderi siyasi mücadeleye liderlik yapacak bir isim aramaya başladılar. Bu isim şimdiye kadar pek çok örneği görülen ve sureti haktan görünüp icraatta aykırı işler yapan, dışı başka içi başka biri olmamalıydı. Her haliyle samimi, sağlam inançlı, şuurlu bir Müslüman olmalıydı bu seçilecek kişi. Uzun istişareler sonunda aranan kişi bulunmuş ve kendisi görev tebliği için davet edilmişti.

Gelecek hafta devam edelim Allah nasip ederse…

MİNİK BİR TEBESSÜM UĞURSUZ KADIN

Temel komadadır. Yanında ise karısı Fadime durmakta... Temel’in gözleri nemli, kısık sesiyle Fadime’ye doğru bakar ve konuşmaya başlar:

- Fadime ilk işten kovulduğum zaman yanımda idin. İflas ettiğim gün de oradaydın. Vurulduğum zaman ilk gözümü açtığımda seni gördüm. Trafik kazası geçirdiğimde hastanede gözüm açtığımda sen hep başucumdaydın...

Karısı takdir edilmenin mutluluğuyla gülümseyerek şefkatle elini tutar. Temel inleyerek konuşmasına devam eder:

- Şimdi komadayım yine başucumdasın. Sonunda anladım ama çok geç oldu; yahu sen ne kadar uğursuz bir kadınsın…

İlgilisine notlar:

• İnsanlar tavrınızın değiştiğini hemen fark ederler de bu değişimin onların hareketleri yüzünden olduğunu kabul etmezler.

• “Akordu bozuk sazdan, ağzı bozuk kızdan, menfaati için seni silen dosttan hayır gelmez.” Neşet Ertaş

• “Layık olmadan makam sahibi olanlar astlarını ısırıp üstlerine kuyruk sallarlar.” İmam Gazali

• “Bana gelince ben celladımdan daha uzun yaşayacağım.” Ömer Muhtar

• “Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin en büyük fitnesi de maldır.” Hadisi Şerif (Tirmizi)

• Rabbim Hicri 1438 yılını ümmetin birliğine, Müslümanların selametine, zalimlerin kahru perişan olmasına, mazlumların süruruna vesile kılsın; yeni yıl hayırlar bereketler getirsin bizlere. Hicri 1438 yılınızı tebrik ederim.