“ Taliban” kelimesi Arapça “talebe” fiilinin isim-i faili olan “talib” kelimesine Farsça çoğul eki olan “an” ekinin eklenmesiyle oluşan “talebeler, öğrenciler” anlamına gelen bir kelimedir. Adından da anlaşılacağı gibi başlangıçta Diyobendi geleneğine bağlı olan bir talebe teşkilatı olarak kurulmuş ve bu isimle anılmışlardır.
Taliban’ın eğitim aldığı medrese ekolü bugün Pakistan ve Hindistan’da çok yaygın olan Diyobend Medresesi’dir. Bu medrese ilk olarak 1866 yılında Delhi’ye yakın Seharenpur’a bağlı Diyobend kasabasında Muhammed Kasım Nanutevi ve Reşid Ahmed Ganguhi isimli iki genç müderris tarafından kurulmuş ve zamanla çok büyük şöhrete kavuşmuştur. Gerek eğitimi ve gerekse manevi terbiyesi bakımından M. Zahid El-Kevseri gibi büyük âlimlerin de övgüsüne mazhar olan bu medrese Hanefi mezhebine bağlı sufi/tasavvufi bir yapıya sahiptir. Tıpkı Osmanlılarda olduğu gibi. Maturidi, Hanefi, Nakşî üçlüsü.
Günümüzde Diyobendi medreselerinin sayısının 20.000’in üzerinde olduğu ve Pakistan’daki medreselerin %70’inden fazlasının bu medreseye bağlı olduğu tahmin edilmektedir.
Taliban’ın doğduğu yer olan Diyobendi medreseleri itikadi ve fıkhi bakımdan tam bir Ehl-i Sünnet’tir Hanefi mezhebine taassup derecesinde bağlıdır. Dolayısıyla da Taliban’ın mezhepleri reddeden Vehhabilik veya kendisini hiçbir fıkha, kurala bağlı saymayan DEAŞ veya benzeri örgütlerle bir yakınlığı, bir benzeşmesi yoktur. Hatta Taliban, DEAŞ’la çatışmıştır. Bu yapının ortaya çıkması esnasında Suudi Arabistan tarafından desteklemiş olması, Suudi/Vehhabi ideolojisine karşı bir kayış veya sempati oluşturmamıştır. Diğer taraftan Taliban, DEAŞ ve benzeri örgütler gibi savaş çıkan her bölgede değil, sadece işgal edilmek istenen kendi yurtlarında savaş vermekteler, kendi topraklarını savunmaktalar.
Taliban, Afganistan’da yönetimde kaldığı beş yıl boyunca da Hanefi fıkhına bağlı kalmıştır. Tabii ki fıkhın teoriden pratiğe aktarılmasında bir takım sertlikler olmuştur. Zira devleti idare etmek büyük bir siyasi tecrübe ister. Nitekim şu an Taliban sözcülerinin yaptıkları açıklamalar ve sahada yaptıkları uygulamalar geçmişte yaptıkları bir takım hatalardan ders aldıklarını göstermektedir.
Bugün bütün Afgan şehirleri hemen hemen hiçbir çatışma olmadan Taliban’ın eline geçmesi bir tesadüf eseri değildir. Sürekli olarak Kabil Havaalanı’ndaki izdihamı gösterip Afgan halkının topyekûn Taliban yönetiminden nefret ettiği, kaçıp kurtulmaya çalıştığı şeklindeki yapılan yayınlar abartılmış haberlerdir. Ayrıca da işgalcilere arka çıkıp, kendi halkına kurşun sıkanların oluşturduğu izdihamdır.
Şimdilerde Taliban’ı peşinen suçlu kabul edip hücum edenler 20 yıl boyunca Afganistan’ı kan gölüne çevirenlerdir. Amerika’sı, İngiltere’si, Avustralya’sı hep bir ağız etmiş, “Bizim çocuklarımız Afganistan’da boşuna mı öldü?” türküsünü çalıyorlar. Ama durup da, “Orada ne işimiz vardı” demiyorlar. Kendi katil sürülerinin Afgan halkından katlettikleri yüzbinlerce insandan hiç bahis açmıyorlar.
Taliban’ın şiddetinden bahis açanlar Reşit Dostum denen caninin Kızılhaç aracılığıyla kendilerine teslim olan 8.000 savaş esirinin Şibirgan hapishanesine götürülürken konteynırlar içinde havasız, susuz ve aç bırakılarak öldürülmesini hiç hatırlamıyorlar.
Bir kesim de var ki Amerika’yı yenilmez kabul ediyor ve Afganistan’ı Taliban’a ABD’nin teslim ettiğini söylüyor. Bu görüş doğru olsa bile ABD’nin bir tercihi olarak değil, bir zarureti olarak görmek lazımdır. Nitekim ABD başkanı dün televizyonlardan canlı olarak yayımlanan konuşmasında burasını, “İmparatorluklar bataklığı” olarak nitelemiş ve canlarını kurtarmayı minnet saymıştır.
Asrın Firavun’u sayılan ABD ve yardakçılarına karşı kazanılan bu zafer; Müslüman bir halk tarafından değil de gayrimüslim bir millet tarafından kazanılmış olsaydı tüm dünyada kahraman ilan edilir, liderlerinin resimleri gençlerin göğüslerini süslerdi.
Bu zafer bir grubun, bir örgütün değil, topyekûn Afgan halkının zaferidir.