Taksim Gezi Parkının aktörleri kimler?

Abone Ol

İnsan ve toplumlar yaşadıkları veya geçirdikleri gelişme ve değişimleri farketmezler kolay kolay! İnsan, içinde bulunduğu zamanı sanki hep yaşamış ve yaşıyormuş gibidir. İnsan sürekli geleceğe baktığı için geçmiş çabuk unutulur. Zaten bunun için, “Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür” dememişler midir Zaman zaman bu hâl eleştirilse de, aslında unutmak insan için bir nimettir. Aksi halde aynı yerde kalmayı ifade ettiği gibi bozuk plak gibi aynı şarkıyı söyler durur!

İnsan, hep “gün”ü yaşar ve geleceği hayal eder. Bu, hayatı dinamik yaşayan insanın tabii bir halidir. Çünkü dün dünde kalmıştır. Gelecekle ilgili umudu kalmayan insan ihtiyarladığı için “dün” demeye başlar. “Sürekli genç kalabilen” için ise “dün” diye bir şey yoktur. O hep “gün”ü ve geleceği düşünür.

Elbette böyle bir hâl “dün”ün inkârı anlamına gelmez. Genç insan, “gün”ü yaşayarak kendine göre bir “tarih” yazmaktadır. Onun geriye dönecek vakti yoktur. O işiyle, eseriyle, sanatıyla meşguldür. Çünkü ileri ve hep ileri gitmek, yapmak, üretmek, icat etmek ve yeni şeyler söylemek ona heyecan vermektedir. Heyecan insanın en tabii motivasyonudur. Motivasyonu olmayan insan atıl kalır.

Toplumun yirmi otuz yıl öncesini okuduğumuzda veya zihnimizi zorlayarak hatırlayabildiğimizde, geçmişte olup bitenlere inanmakta güçlük çekiyoruz. Nereden nereye geldik diyoruz! Türk halkı yakın geçmişte yaşanan vicdansızlıkları çok çabuk unuttu. Oysa yakın geçmişte, yüz kızartan “insanlık suçları” işlendi. İmam-Hatip okullarındaki çocuk denecek yaştaki gençlerin psikolojileri hiç düşünülmedi. Toplumda kahir çoğunluk hep zulme uğradı, itilip kakıldı. “Silâh zoru”yla mutlu bir azınlık “modernlik” adına hep imtiyazlı ve egemen oldu.

Bu dönemlerde halkın parası pulu çarçur edildi. Bu yüzden ülke hep geri kaldı. Kimse onlara hesap soramadı. Çünkü halkın, zulmün karşısında durabilecek ne gücü vardı ne de motivasyonu! Halk, hep boynunu büktü, çaresizlik içinde varlık yokluk mücadelesi verdi. Ama içten içe buğzetti, gözyaşlarını içine akıtarak dua etti: “Rabbim! Bizi bu zulümden kurtar” diye!

Her şeyi duyan ve gören yüce Rabbimiz, mazlumların duasını kabul etti. İslâm dünyasında bir uyanış başladı. Onları zulme uğrayan olmaktan kurtarıp “efendi” konumuna yükseltti. Artık bazı ülkelerde “egemenlik” onların eline geçmişti. Elbette egemenlik ateşten bir gömlekti. Bütün insanların sorumluluğunu üstlenmekti bu makama talip olmak!

Zulümle âbâd olunmazdı. Fakat “zalim” boş durmuyordu. Zalimler, hiçbir zaman “müşriklik”ten kurtulamadı. Onlar her zaman veya her dönemde suret-i haktan görünerek icra-yı sanat ettiler. Hiçbir engel tanımadılar. Çünkü onların ilkesi yoktu, onlar için “yalan ve iftira” en rahat başvurulan bir yöntemdi.

Türk toplumu, kendi kimliğine kavuşabilmek için özellikle 1970’li yıllarda büyük mücadele verdi. 1980’li ve 90’lı yıllar, 1970’li yıllarda atılan tohumun maya tutmasına vesile oldu. Artık “uyanış” ve “diriliş” kendini önemli ölçüde hissettiriyordu. Kimileri “sent” peşinde koşarken, onlar “dava” peşinde ter döküyorlardı. Çünkü “surda gedik açan” bir dava söz konusuydu.

1980 ve 90’lı yıllarda doğanlar geçmişin korku ve endişe dolu dumanlı havası yerine, daha temiz ve önlerini gören bir atmosferde yetişmişlerdi. Onların hedefleri daha yüksekti, daha ileri hep ileri gitmeyi düşünüyorlardı. Onlar “dün”ün sorunlarını bilmiyorlardı. Onlar yiyecek içecek sıkıntısı çekmedikleri gibi, teknik imkânları avuçlarının içinde bulmuşlardı.

Bu arada dünyadaki istikrar ortamları teknik gelişmeleri iyice tetiklemişti. Teknoloji ülkeler arasındaki sınırları kaldırdığı için büyük zahmet ve masraflara katlanarak insanları bir araya toplamak hiç de zor değildi. Bir tweet atmak, binlerce insanın / gencin istenilen yerde toplanmasına yetiyordu.

Yepyeni bir nesil vardı ortada! Düşünen ve üretenlerinin yanı sıra, yeni maceralar peşinde koşan ve dolayısıyla “doyum” sorunu yaşayan bir gençlik vardı şehirlerin merkezlerinde ve varoşlarında! Artık asker devreden çıktığı veya çıkarıldığı için “dur” deyince durdurulamayan ve hatta nerede duracağını kendisinin de bilmediği bir gençlik yetişmişti!

Toplumun her kesiminin mutlaka görmesi gereken bir değişim yaşanıyordu özellikle Türkiye’de! Bu ülkede, yapmakla yıkmak, onarmakla kırmak içi içeydi! İstikrar, ekonomi, para, açlık, faiz, düzen vb. kavramlar pek bir şey söylemiyordu onlara! Nataşa figürüyle Rus’u her türlü gayrimeşruluğun simgesi, Yunanlıyı da kardeş biliyordu.

Onamuno’nun Sis adlı romanının bir başkarakteri vardır. Yazar, romanın sonlarına doğru, artık romanını bitirmek için roman kahramanını öldürmesi gerektiğini kurgular. Ancak “roman kahramanı” kurgu gereği de olsa yazara isyan eder: “Sen beni öldüremezsin” diye! Bu hâl bana, ülkemizde özgürlükler konusunda gelinen noktayı hatırlattı!

Türkiye’de, kendi kaderini kendisinin tayin etmek istediği, her türlü baskıya “hayır” diyen bir gençlik var artık! Fakat bu gençliğin kendi kaderini kendisinin oluşturmasına fırsat verilmeyeceği de malûmdur. Çünkü hayatı tozpembe görmekle, ana baba parasıyla, yardımla bir yerlere varmak mümkün değildir. Geçmişte olduğu gibi bugün de düzen ve istikrarın sağlanması hiç de kolay olmamıştır. “Toprak anadır” fakat “ana” olan toprağın sertliğini, insan kafasını yere çarptığı zaman anlamaktadır.

Günümüzdeki gençlik hareketlerinin destekçilerine baktığımızda, daha derinlere gitmeden işin boyutlarını ve vahametini anlamak hiç de zor değildir. Meselâ gıdaları faiz olan bankacıların, ülkemizdeki malûm terör örgütlerinin, en önemlisi ergenekonistlerin “masum gençlik hareketi”ne özellikle destek vermelerinin sebebi nedir Amerika’nın Yahudi lobisi, İsrail, İngiltere, Fransa ve Suriye gibi ülkeler Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçlarla niçin bu kadar ilgileniyorlar