Bir okuyucum, “Rum Mehmet Paşa” yazımdan ötürü tabhaneleri sordu.
Kelime olarak “tab” dinlenmek, nefes almak manasında.
14. yüzyıldan itibaren Osmanlı merhametinin ortaya çıkardığı tabhaneler, konaklama mekânı, dinlenme evi mahiyetini alır.
İşin aslı medeniyetimizin kodlarında zaten var olan konukseverliğin mimariye, taşa, çiniye bürünmesi.
Bu konukevleri toplumun gözbebeği olan camilerin içine inşa edildi.
Kuş köşkleri ile kanadı kırık serçenin konuk edilmesine önem veren ecdat tabhaneler ile yorgun yolcuları, dervişleri yedirip içirip, yatırıp misafir etti.
Beylikten imparatorluğa geçerken, padişahlar gibi sıradan halk da tabhane yaptırmak için yarıştı.
Evsizlerin bugün en büyük ihtiyaç duydukları mekânlardır.
Soğuk kış günlerinde karınları aç insancıkların sığınacakları yegâne konukevidir.
Kar yağdığında kimse sokakta kalmaz, tabhanelere sığınırdı.
Günümüz için ne kadar önemli olduğu çok bariz 64 tabhaneli cami tespit edilmiş, geçmişten.
Şirin ve şefkatli mimarisi ile sosyal hayatımızın bir zamanlar yaşadığı merhamet eksenini anlatmakta bu hayırlı mimari.
Erken Osmanlı dönemi cami mimarisinde, Bursa’da Sultan Orhan zamanında oluşmaya başlar.
Zaviyeli cami, kanatlı cami, imaretli cami, fütüvvet camisi olarak da adlandırılmışlardır.
Bu camilerde ortada ibadet edilen mabet kısmı, yan taraflarda tabhane olarak isimlendirilen mini bir külliye söz konusudur.
Son devir Osmanlı külliye binaları gibi işlev gören bu imaretler, erken devir yapılarda cami binasının kanatları altındadır.
Bu yapıların ardında fütüvvet geleneği yatmaktadır.
Savaşlar döneminin bir yerden bir yere hareketi zorunlu kılan gerekçesi ile ya da ahilik teşkilatının toplumun sosyal dokusunu kozalayan şefkat geninin açığa çıkardığı bir zorunluluk olarak ibadet edilen yerin yanında olmalı idi; aşhane, imarethane, mutfak, ocak.
Zira gelen geçen yolcular, dervişler için; tabhanede duvara oyulmuş nişlerde saklanan döşek yorganlar açılacak, ocaklarda onlara aş pişirilecektir.
Bu yüzden kimi yapılarda tabhane kısmından camiye açılan bir kapı bulunurken, kimi yapılarda da giriş dışarıdandır.
Ne ki İstanbul fethedilince yarışılacak ölçü bellidir.
Öncüsü ve takipçisi olmayan Ayasofya, kubbe mimarisi ile Osmanlı mimarlarının hülyasıdır artık.
İstanbul, Ayasofya sacayağında üçüncü ayak olacak cami mimarisinde; beylikten imparatorluğa evrilirken, Osmanlı küçük ölçekli her şeyi terk ettiği gibi İznik ve Bursa ekolü dediğimiz bu yapı biçimini de bırakıp muhteşem cami etrafında büyük külliye binaları ile devasa ölçekli imaret, medrese, hamam, çeşme, kütüphane, kervansaray, muvakkithane ile muhayyilesini büyütmüştür.
16. asırda imparatorluğun rüzgârı, ihtişamlı camilerden yana esmiş.
Her Bursa’ya gidenin hayranlıkla temaşa ettiği 14. yüzyıl klasikleri olan Sultan Orhan Camii, Çekirge Hüdavendigâr Camii, Yıldırım Camii, Yeşil Camii, Muradiye Camii, Edirne Muradiye Camii, Milas Firûz Bey Camii.
Geçip gitmiş midir o asan asırlar.
Yeniden diriltilebilir mi?
Elbette.
Şu ekonomik krizde camiler tabhaneli, zaviyeli, imarethaneli inşa edilerek, zorda kalanlara yeniden kol kanat gerilmeli.
Bazen namaz kılmak için uğradığımızda o dünya güzeli mimarili camilerimizin kapalı kapıları ile nasıl hüsrana uğruyorsak.
Camilerimiz bir an önce eski işlevselliğine kavuşturulup, mazlumların mağduriyeti giderilebilmeli.
Güzide bir imamızın camisini evsizlere açıp, banyo yapabilmeleri için sıcak suları sabunları hazır edip yatacakları yeri, yiyecekleri hazırlaması; bunalan son devir insanına çöldeki serap gibi tek tük örnekler olarak kalmamalı.