Her ay çeşitli kurumlarca bir ailenin açlık sınırının altına düşmemesi için alması gereken aylık ücret konusunda araştırma yapılır ve açıklanır. Bu araştırmayı yapan kurumların başında sendikalar geliyor. Bunun yanında TÜİK’in açıkladığı rakamlarda var. Aslında açıklanan rakamlar arasında genelde büyük bir fark da olmuyor. Memur-Sen tarafından her ay düzenli olarak yapılan “açlık-yoksulluk” araştırmasına göre haziran ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı bin 702 lira, yoksulluk sınırı ise 4 bin 738 lira olarak belirlenmiş. Söz konusu rakamlar tartışmaya açık olsa da bir gerçeği yansıttığı ortada.
Emekli ve çalışanlara son olarak yapılan ücret artış oranlarının ardından emeklinin enflasyona yenilmediği, altı aylık enflasyonun yüzde 5.89 olduğu, buna karşılık emeklinin bu dönemde yüzde 10.9 zam aldığı belirtildi. Böyle olunca insanın aklına birtakım sorular geliyor. Söz gelimi ülkemizde aylıkları bin 702 liranın atında milyonlarca insan olduğu bilindiğine göre, bu insanlara enflasyon oranının üzerinde zam verilmekle açlıktan kurtulmuş mu oluyor? Haydi diyelim ki açlık sınırı ile ilgili rakam ülkemiz şartlarına göre biraz abartılı, yoksulluk sınırı olarak belirlenen 4 bin 738 lira alan emeklilerin oranı yüzde kaçlarda kalıyor? İşçi emeklileri arasında bu rakamı alan var mı ciddi olarak araştırılmalı. Memur emeklileri arasında da bu rakamı alanların sayısı oldukça sınırlıdır.
Derdim muhalefet yapmak değil. Öncelikli olarak bu açlık ve yoksulluk rakamları ya açıklanmamalı ya da ilgiler tarafından dikkate alınarak birtakım tedbirlerin gündeme gelmesi gerekir. Bu ülkede net asgari ücretin bu açlık sınırı rakamının altında olduğu da bir gerçek. Gerçi, asgari ücretin brütünün bu rakama ulaştığını söylemek mümkün ama, çalışanlar ellerine geçen net ücret kadar harcayabilirler. Fazla harcarlarsa birkaç ay sonra evin yolunu şaşırır, bankaların takibatına uğrarlar. Peki açıklanan bu açlık ve yoksulluk rakamlarının altındaki rakamdan çalışanların ve emeklilerin kurtulması mümkün değil mi? Ülkenin şartları hatırlatılarak imkânsız olduğu söylenebilir. Hatta, asgari ücretten iş bulmak için sıra bekleyen milyonların olduğu, bu bakımdan asgari ücretten bir iş bulabilmiş olanların şükretmesi gerektiği de ileri sürülebilir. Bu tür yaklaşımlar insani değildir, çalışanı ve emekliyi ciddiye almamak anlamına gelir. Elbette, çalışanların ve emeklilerin ücretlerin ülkenin şartları belirler. Ancak gelir dağılımındaki dengesizlik giderek artacak olursa bu defa toplumdan sosyal çalkantılar gündeme gelebilir. Bir taraf çatlayıncaya kadar yerken ve düşünmeden harcama yaparken, öbür tarafta bir baba sabah evladının istediği harçlığı verememenin sıkıntısını yaşarsa ya birtakım açlık ve yoksulluk sınırı rakamları açıklanmamalı, açıklanıyorsa da ilgililerin bu rakamları dikkate almaları gerekir.
Emekli ve çalışanların aylıklarına yapılan zam oranları enflasyon rakamlarına göre belirleniyor. Her seferinde de açıklanan enflasyon rakamlarının az da olsa üzerinde zamlar yapılıyor ama, tüm bu zamlar milyonlarca emekli ve çalışanın eline geçen parayı açlık sınırının üzerine çıkarmıyor. Ancak belli bir iyileştirmeye ihtiyaç olduğu kesin. Bu iyileştirme mevcut şartlarda yapılan zamların enflasyonun bir miktar üzerinde tutulması ile mümkün değil. Böyle olunca akla tüm emekli ve çalışanların net ücretlerinin seyyanen yapılacak bir zam ile belli bir noktaya çıkartılması geliyor. Aksi halde açlık ve yoksulluk sınırı rakamlarının açıklanması özellikle emeklileri üzüyor. Kendilerinin açlık sınırının altında bir ücrete mahkûm edilmiş olmalarının psikolojik ezikliğini yapıyorlar.
Denebilir ki, dış borçların faizine her sene 50 milyarın üzerinde faiz ödemesi yapılıyor. Bir an önce bundan ülke kurtarılarak küresel sermaye sahiplerine aktarılan faiz ülkemizin insanına yönlendirilebilir. Bu ise küresel sermaye ile kol kola girerek mümkün görünmüyor ama ülkeyi yönetenler de bu faizden kurtulmanın gerekli olduğunu düşündüklerine göre ekonomide yeni bir yola girmek mecburiyeti var. Aksi halde insanımızın bu yükü daha fazla kaldırması mümkün olmayacaktır.