Bazen insan öylesine birikimle dolar ve taşar ki aklını kendinden başkalarının hizmetine de sunar. Hürriyet‘te Mehmet Yılmaz‘a da öyle olmuş. Dünkü yazısında önce Bülent Arınç‘a susması gerektiğini söylüyordu...
Arınç‘a "sus artık" dedikten sonra yazısında beni de 12 Eylül‘de askerci olmakla suçladığına göre, aklını bu konuda da zorlaması gerekmez miydi? Ben "12 Eylül"de Milliyet‘in Başyazarıydım. Gazetenin sahibinin de bir tek Milliyet‘i vardı. O dönemi öyle bir bilançoyla geride bıraktık. Benim ve Milliyet‘in sahibi Aydın Doğan‘ın "12 Eylül Rejimi" ile ölçülü diyalogumuz, bizim mesleğimize ve kurumumuza maddi katkı sağlamayı amaçlamamıştı çünkü. Oysa aradan geçen yıllar sonunda bir de "28 Şubat" oldu. Milliyet‘in sahibi 2000‘li yıllara ise, 4-5 gazete, 2-3 televizyon kanalı, bir banka, bir sigorta şirketi, bir petrol şirketi, Hilton Oteli ve İstanbul ile Bodrum‘da sayısız taşınmaz sahibi olarak girdi. Öylesine bir başarı öyküsüydü ki bu, sadece Sabah‘ın sahibi olan Dinç Bilgin de bu başarı öyküsüne imrendi ve sonunda hapse bile girdi.
Gerek 28 Şubat cuntası ile gerekse o dönemin atanmış hükümeti ile yüz göz ilişkiler kurmayı, talimatla ortak manşetler atmayı, kural dışı edinimler kazanmayı, kartel kurmayı mesleğin doğal yansıması diye düşünmüşlerdi. O dönem de geride kaldı. Hatta belki unutulacaktı yaşananlar. Ama Mehmet Yılmaz‘ın eski yöneticisinin saati sanki durmuştu. TBMM‘nin yapısını 28 Şubat‘ta olduğu gibi seçimsiz değiştirebileceklerini zannedenlerin yayın organı haline getirdi gazetesini. Belki şimdiki başbakanı da 28 Şubat‘ın başbakanı gibi patronunun ayağına getirip, pijama ile karşılattırabileceğini de zannetti. Mehmet Yılmaz Bülent Arınç‘a verdiği aklın yarısını Ertuğrul Özkök‘e aktarsaydı, şimdi bu tatsız durumlar gündemde olmazdı...