Sürükleniyoruz

Abone Ol

Sürüklenmek insan iradesine karşı yapılmış bir eylemdir. İnsan bir güç ya da saik nedeni ile istemediği şeye doğru yönlendirilir ve bu yöne gitmesinde icbar oluşur ise insan sürüklenmiş olur. Bu tür sürüklenmek eylemi sürüklenen için bir ahlaki sorun ortaya çıkarmaz. Çünkü sürüklenmek, kişiye rağmendir. Sürüklenmenin bir diğer türü ise; kişinin yürüyeceği yolların bir şekilde inşa edilmesi ve kişinin sürüklendiğini hissetmeden güle oynaya gitmesidir. Bu durumda kişi iyi tarafa sürüklenmediğini anlayamaz. Daha doğru bir ifade ile kendi iradesi ile ilerlediğini sanan kişi, aslında sürüklenmekte olduğunu vardığı yerden geriye doğru bakınca anlar. Aslında kendisinin yürümediğini bir şekilde yürütüldüğünü idrak eder. İşte bu noktada dövecek dizi söyleyecek söz kalmaz.

İnsanoğlunun ayağını bastığı zemin varlıktır. Bu varlık çeşitli veçhelerle anlam kazanır. Modern batıda yapılan yeni bilimsel çalışmaların varlık ve hakikat kavramlarını derinden sarsması, insanlık olarak birinci sürüklenmemize işaret etmektedir. Varlık kavramımızda ortaya çıkan bu köklü idrak değişimi insana dair düşünüşlerimizi de değiştirmeye başladı. İnsan, artık acizliğini ve gerçekle olan ilişkisini yanılsamalarla sürekli ıskalıyor. Yapılan algı oyunları ile gerçeklik insan için uzaklaşılması gerek bir şey. Oysa gerçek, güç verir; varlık yukarıdan aşığa bir gerçeklik zincirine sahiptir. Bu nedenle gerçek olan güçlü olandır.

Varlık idrakinde ve insan tasavvurunda ortaya çıkan bu kırılmalar süreçler kitlelerin bir bütün olarak dönüşümüne neden oldu. Bilgiden ahlaka, sanattan edebiyata kadar insanın yapıp etmeleri tamamı ile ya bitme ya da form değiştirmek durumunda. Büyük düşünürlerin, büyük edebiyatçıların, büyük sanatçıların çıkmaması yahut bu türden insanların anlaşılamamasının temel nedeni insanlığın gerçekle/hakikatle olan kopuşudur.

Gerçek olandan ilk kopuş süreci insanda gerçeğe tekrar yönelme iştiyakı oluşturmuştur. Bu iştiyak bazen musikide bazen resimde bazen edebiyatta dile gelmiş. Gerçek bazen Leyla bazen Şirin Bazen Aslı olmuştur. Oysa Leyla da Şirin de Aslı da gerçeğin peşinde olanların gerçekle irtibat kurdukları nokta olmaktan öte anlam içermemektedir. Leyla Mevla’ya basamak, Aslı, asıl olana işaret etmektedir. Çünkü gerçeğe ulaşmanın en kestirme ve en pürüzsüz yolu aşk tarikidir.

Türkiye’nin yakın tarihi dikkate alındığında bir sürüklenme hali yaşadığımız aşikâr. Kavram kayması yaşıyor zihinlerimiz. Ve ayağımızı bastığımız zemin artık inhirafa uğramış durumda… Müslüman, doğru, gerçek ve cemaat gibi kavramlar artık bizler için kirlendi yahut kirletildi… Toplumu bir arada tutan binlerce yıllık tecrübe ile oluşmuş kavram dünyası artık toplumu taşımaz hale geldi. Müslüman denince akla ilk gelmesi gereken doğruluk, cemaat denildiğinde akla ilk gelmesi gerek rahmet olmalıdır. Süreç içerisinde sahtelerin asılmış gibi ön plana çıkması ve bu sahtelerin asılların görünüşlerini bozması toplumu ayakta tutan bu tür kavramların anlamlarını taban tabana bozuma uğrattı.

İdrak biçimlerimizi ve bunun dile gelmiş hali olan kavramlarımızı yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Coğrafya dünyamızdan, medeniyet tasavvurumuza, iç dünyamızdan dış algılarımıza kadar bizi biz yapan bütün kavramsal örgüyü yeniden inşa etmemiz gerekmektedir.

Tarih boyu toplumların dönüşümleri veya yok oluşları kitlesel değildir. Şu yanılgının düzeltilmesi gerekir ki herhangi bir ırkın ortadan kalkması ya da medeniyetin tarih sahnesinden silinmesi; o medeniyet mensuplarının tamamı ile yok olması ile alakalı bir durum değildir. Bunun istisnası lanete kavimlerdir ki bu İlahi bir durumdur.

Toplumların yok oluşları değer dünyalarının yok oluşu ve yahut idrak biçimlerinde ki doğruluk iddialarının ortadan kalkması ile alakalıdır. Bu ortadan kalkışta tam olarak bir yok olmaya işaret etmez. En iyi tabirle yerini başkasına bırakır. Anadolu özelinde gelip geçen bütün medeniyetler birbirinin birikimi ve birbirinin dönüşmesi ile ortaya çıkmıştır.

Özelde toplum olarak genelde İslam Ümmeti olarak yeniden değer dünyası üretemez isek ve yahut var olan değer dünyamızı yeni bir form ile sunamaz isek derin bir dönüşüm ve neticesinde yok oluş kaçınılmaz görülmektedir. Karamsarız ancak ümitsiz değil… Allah nurunu tamamlayacaktır. Ancak bizim dünya ve ahiret huzurumuz için üzerimize düşen görevleri bir bir yerine getirmemiz gerekmektedir.

Kendi iç dünyamızda uygulamadan iddia ettiğimiz her kavram, her ahlak ve her süreç sahtedir. Bu sahtelik sahte bir aileyi, sahte bir toplumu ve sahte bir kültürü oluşturur. Bu durumda gerçekçi bir kültür geldiğinde bütün süreçler tersine döner ve sahte olan er ya da geç yok oluşu yaşar. Gerçekçi olmamız ve gerçeğe sarılmamız gerekiyor… Doğruluk bir varlık kavramı olarak idrak edilmelidir. İslam medeniyeti tamamı ile gerçeklik medeniyetidir. Gerçeklik medeniyeti olması yaşama dair bütün idraklerinin gerçeğe dayanması ile alakalıdır. Doğru ve Gerçek er ya da geç galip gelmek zorundadır.