Suriye’de vekâlet savaşlarını yürütmekte olan güç dengeleri, yavaş yavaş raisond’etat (devlet çıkarı) politikalarını devreye sokarak uzun vadeli çıkar politikalarına doğru yönelmeye başladılar. Bu nedenle Suriye’de, alan hâkimiyeti kurabilmek adına meşruiyet sınırlarını da törpüleyerek tehdit edici politikalarla, kendi güçlerini büyütme yoluna gitmeye büyük özen göstermektedirler.
Son günlerde Rakka operasyonu öncesi özellikle Kuzey Suriye’de yaşanmakta olan manevraların karmaşıklığı içerisinde ABD, Kuzey Suriye’de askeri üs kurarak ve 13 Ekim 2015’te kurulan ve PYD’nin ana unsurunu oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne ağır silah yardımı yaparak, Suriye’nin geleceğine dair jeopolitik anlayışla dümenin başında olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır.
Türkiye ise, Rusya ve dolaylı olarak Suriye rejiminin suskun kalarak destek verdiği “El Bab” operasyonuyla geleceğe yönelik tehdit edici yeni yapılanmaların önüne set çekmeye çalışmıştır. Türkiye, bu karmaşık yapı manevraların sadece Kuzey Suriye’deki batı aksını güvence altına almaya çalışırken, doğu aksı konusunda ise meydanı ABD ve onun vekâlet (proxy) savaşçısı SDG’ye bırakmış olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Münbiç vurgusu yaparken, “PYD yapılanması SDG’ninMünbiç’in doğusuna çekilmesi gerekir” ifadelerinin daha net ortaya konulması gerekir kanaatini taşıyoruz. Şöyle ki, Kuzey Suriye’nin doğusunu oluşturan alan, Türkiye’nin Irak sınırından Gaziantep’e kadar uzanan geniş bir alanını oluşturmaktadır. Peki Münbiç, Türkiye için kırmızıçizgi oluştururken, doğuda kalan kısım ise neden göz ardı edilmekte olduğu doğrusu merak konusudur.
Türkiye, Kırım Savaşı ve Alman İttifakı’ndan tevarüs eden acı tecrübelerden hareketle, Suriye politikasındaki belirsizlikler zinciri içerisindeki dokunun hassasiyetine binaen, ileride Türkiye’yi yalnızlığa itmeyecek bir politik anlayışla hareket etmekte büyük fayda olacağı kanaatini taşıyoruz.
Hatırlanacağı üzere Osmanlı Devleti, Büyük Britanya ve Fransa ile birlikte Rusya’ya karşı girdiği Kırım Savaşı’nda, sahada kazanmasına rağmen masa başında kaybetmiş ve savaşın ağır faturasını borçlanarak ödemek durumunda kalmıştı. Keza, Birinci Dünya Savaşı’nda da, Alman Kaiser’in “Weltpolitik” (Küresel politika) anlayışının kurbanı olarak savaştan yenik ayrılmıştır.
Bu arada 2013’te gizli olarak Suriye’ye giden ve o zamanlar Özgür Suriye Ordusu ve diğer muhaliflerle görüşmeler yapan Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı John McCain’in bu Şubat sonlarında yeniden 2012’den beri Kürt güçleri tarafından kontrol edilmekte olan Kobani’ye gitmesi ve orada PYD ve SDG yetkilileriyle temaslarda bulunması düşündürücü olsa gerek.
Keza, Demokrat Parti’den Temsilciler Meclisi üyesi TulsiGabbard’ın gizli olarak Şam’a gidip Başkan BeşşarEsed ile görüşmesi, ABD’nin Suriye politikasındaki karmaşasını ortaya koymaktadır.
Geçen yıl, Uluslararası Koalisyon ’un Amerika özel temsilcisi BrettKcGurk’ınKobani’ye gitmesi, Kürt gruplarıyla temaslarda bulunması ve onlardan plaket alması Türkiye’de iktidar tarafından büyük tepkiyle karşılanmıştı. Şubat sonunda John McCain’in Kobani’ye yaptığı ziyarete ise suskun
kalınması ve hiçbir tepki verilmemesi yeni tereddütleri beraberinde getirmektedir.
Sonuç olarak, her zaman olduğu gibi, “deuxexmachina” anlayışıyla “demokrasi ve insan hakları için Suriye’yi güvenli bir yer yapmak” adına yola çıkan ABD, çözüm yerine, çözümsüzlüğü ortaya çıkarmış ve Suriye’yi içinden çıkılmaz bir denklemin içerisine sokmuştur.