Bazı cümleler vardır; söylendiği anda bütün senaryoyu çökerterek geride yalnızca çıplak gerçeği bırakır. ABD Başkanı Donald Trump’ın kurduğu şu cümle tam olarak böyledir:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptıkları için ciddi anlamda takdiri hak ediyor. Çok kötü bazı insanları ortadan kaldırdı. Biliyorsunuz, bunu Suriye’de bin yıldır, isimler değişse de, bin yıldır yapmak istiyorlardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu yaptı.”
Bu söz, sıradan bir diplomatik övgü değildir.
Bu söz, açık bir itiraf metnidir.
“Suriye devrimi”, “halk ayaklanması”, “özgürlük mücadelesi” olarak anlatılan bütün hikâyeler, bu cümleyle birlikte anlamını yitirmektedir. Çünkü bir devrimi, o devrimi yapan halk değil de ABD Başkanı tarif ediyorsa; orada devrimden değil, planlanmış bir müdahaleden söz edilir.
Trump’ın bu ifadeleri ilk kez kullandığını da sanmamak gerekir. Daha önce benzer konuşmalarında aynı süreci bu kez “iki bin yıldır” ifadesiyle tanımlamıştı. Bugün “bin yıl”, dün “iki bin yıl”… Bu bir dil sürçmesi değildir; bilinçli bir tarih vurgusudur.
Burada durup düşünmek gerekir.
Eğer Trump “bin yıldır” ya da “iki bin yıldır” diyorsa, bu zaman aralığında söz konusu coğrafyada kim hâkimdi? Suriye ve çevresi yüzyıllar boyunca hangi siyasi iradenin kontrolü altındaydı?
Cevap açıktır: Osmanlı ve onun temsil ettiği medeniyet düzeni.
Ve asıl soru şudur:
Bu coğrafyayı parçalayarak ele almayı, haritayı yeniden çizip Büyük İsrail projesi üzerinden kurgulamayı hedefleyenler kimlerdi?
Cevap da açıktır: Siyonizm ve onun küresel destekçileri.
O hâlde asıl mesele şudur:
Bu coğrafyada yüzyıllar boyunca emperyal planlara set çeken bir düzen mi “kötüydü”?
Ecdadın hâkimiyeti, dış müdahaleler için bir engel olmuştu da, bugün Trump’ın ifadelerine bakılırsa bu engel Erdoğan eliyle mi kaldırıldı?
Trump’ın sözleri ahlaki bir değerlendirme içermemektedir. Bu sözler tamamen jeopolitik bir itiraftır. İfadenin açık tercümesi şudur:
“Bu coğrafyada bin, hatta iki bin yıldır hedeflenen düzen, Erdoğan’la birlikte yürütülen sürecin sonucunda nihayet hayata geçirilmiştir.”
Bu tercüme bir yorum değil; kullanılan zaman vurgularının ve işaret edilen aktörlerin doğal sonucudur.
Daha dikkat çekici olan ise bu sürecin aktörlerinin Trump tarafından açıkça sayılmasıdır:
Recep Tayyip Erdoğan, Binyamin Netanyahu ve ABD.
Bu tablo ortadayken hâlâ yaşananları “halk devrimi” olarak nitelemek, ya büyük bir saflık ya da bilinçli bir örtme çabasıdır.
Trump’ın aynı konuşmada sarf ettiği şu sözler ise meselenin hangi eksende yürüdüğünü daha da netleştirmektedir:
“Bibi de buna katılıyor. Ben de katılıyorum. Türkiye ile İsrail arasında işler yoluna girecek.”
Şu sorular artık kaçınılmazdır:
Hangi devrim, İsrail’in güvenliğiyle eş zamanlı olarak “yoluna girer”?
Hangi halk hareketi, Netanyahu’nun onayıyla ilerler?
Hangi özgürlük mücadelesi, ABD’nin açık desteğiyle yürütülen bir sürecin parçası hâline gelir?
Bu soruların cevabı rahatsız edicidir ama açıktır.
“Çok kötü insanları ortadan kaldırdılar” ifadesi, emperyal dilin en eski ve en bilindik kalıbıdır. Aynı söylem Irak’ta, Libya’da ve Afganistan’da da kullanılmıştır. Gerekçeler hep benzerdi; sonuçlar ise hiç değişmedi: parçalanmış devletler, milyonlarca mülteci, kalıcı kaos ve İsrail açısından daha güvenli bir coğrafya.
Trump’ın “kötü” dediği kimdir?
Buna hangi mahkeme karar vermiştir?
Hangi adalet terazisi, hangi ümmet ölçüsü devreye girmiştir?
Bu soruların hiçbirinin cevabı yoktur. Çünkü bu dil, adaletin değil; gücün dilidir.
Trump’ın konuşmasında dikkat çeken bir diğer başlık da Türkiye’ye yönelik F-35 meselesidir. Bu konuda açıkça şu ifade kullanılmaktadır:
“Asla İsrail’e karşı kullanılmayacak.”
Bu cümle, yapılan pazarlığın özetidir. Silah verilmektedir ama kullanım alanı baştan sınırlandırılmaktadır. Bu, bağımsız bir savunma anlayışı değil; kontrollü müttefikliktir. İsrail’e karşı kullanılamayacak bir askeri kapasitenin, kime karşı kullanılacağı sorusu ise cevapsız bırakılmaktadır.
Trump’ın “bin yıl” ve “iki bin yıl” vurgusu, aynı zamanda daha geniş bir projenin işaret fişeğidir. Bu ifade, bölgedeki tarihsel dengelerin değiştiğine ve uzun süredir engel olarak görülen yapıların tasfiye edildiğine dair açık bir mesajdır. Başka bir ifadeyle, haritanın yeniden şekillendirilebileceği bir döneme girildiği ilan edilmektedir.
Ortadan kaldırılan sadece bazı isimler ya da yönetimler değildir. Ortadan kaldırılan, yüzyıllardır süregelen bir siyasi ve medeniyet düzenidir.
Bu yüzden bu sözler hafife alınamaz.
Çünkü bu sözler, Suriye’de yaşananların bir halk devrimi olmadığını; küresel planların, bölgesel ve yerli aktörlerle birlikte sahaya sürüldüğünü; nihai kazananın ise yine İsrail olduğunu, bizzat ABD Başkanı’nın ağzından ilan etmektedir.
Bu noktadan sonra tablo nettir:
Ya Trump gerçeği çarpıtmaktadır ki bu durumda buna açıkça itiraz edilmelidir ya da “Suriye devrimi” diye anlatılan süreç, başından itibaren bir aldatmacadır.
Üçüncü bir ihtimal yoktur.
Buna devrim diyenler olabilir. Ancak tarih, kullanılan kavramlara değil, ortaya çıkan sonuçlara bakar. Eğer bir süreç sonunda bir ülke fiilen parçalanıyor, milyonlarca insan yerinden ediliyor, bölge kalıcı bir istikrarsızlığa sürükleniyor ve İsrail kendini daha güvende hissediyorsa; orada “özgürlük”, “halk iradesi” ve “devrim” söylemlerinin hükmü kalmaz. Bugün söylenen sözler, yarın yaşanacakların habercisidir. Bu nedenle mesele sloganlar değil, soğukkanlı bir hakikat muhasebesidir. Ortaya çıkan gerçek şudur: Suriye’de yaşananlar bir halkın kendi kaderini tayin etmesi değil; küresel planların, bölgesel ve yerli aktörler eliyle hayata geçirilmesidir. Tarih bunu kayda geçmiştir. Bundan sonra geriye kalan, bu gerçeğin ne zaman ve hangi bedellerle kabul edileceğidir.