Demek Suriye’de Beşşar Esad’lı bir geçiş dönemi olabilir öyle mi
Yüz binlerce ölümün, milyonlarca göçün, iç savaşta yakılıp yıkılan koca bir ülkenin ardından geldiğiniz nokta işte burası öyle mi
Hayır hayır, Suriye’de dört yıldır işlediğiniz ölümcül hataları yeniden yeniden anlatacak değilim.
Batı’nın yalanlarına kanmanızı, Esad’ın üç vakte kadar düşeceğini sanmanızı, iç savaş yangınına, “Emevi Camii’nde namaz kılacağız” sloganıyla ateş taşımanızı hatırlatmayacağım.
Saadet Partisi heyeti başta olmak üzere, daha ilk günden kanın durması için çalışıp çabalayan insanları, “Esetçi” diye yaftalamanızı mesele yapmayacağım.
İç savaş boyunca Batı’ya askeri müdahale çağrısı yapmanızı, sonra da Amerikan bombardımanlarında mazlum Suriye halkının katledilmesine sebep olmanızı konuşmayacağım.
Bütün bunların ardından Suriye masasında seyirci konumuna gelmenizi söylemeyeceğim. Yeter ki kan dursun, yeter ki yangın sönsün.
Bunlar ve çok daha fazlası nesiller boyunca konuşulacak zaten. Tarih kitapları bu ölümcül hataların hepsini yazacak zaten.
Şimdi madem Suriye’de Beşşar Esad’lı bir geçiş dönemi olabilir, hiç olmazsa bu sözünüze sahip çıkın.
Ne duruyorsunuz öyleyse
Yarından tezi yok tüm taraflara derhal ateşkes çağrısı yapın.
Bu topraklarda sürekli kaostan başka hiçbir amacı olmayan yabancıları, Suriye yangınına daha fazla karıştırmayın.
Evvela Amerikan saçmalığı olan eğit-donat-ölüme yolla anlaşmasını derhal iptal edin.
İslam ülkeleri arasında mekik diplomasisi başlatın.
Dört asırdır sınırımızın değişmediği ve kıyamete kadar da yan yana yaşamak zorunda olduğumuz İran’la masaya oturun.
Göstermelik ziyaretler yapmayın, masayı siz kurun, “anlaşmaya varılmadan bu masadan kalkılmayacak” deyin.
Devlet olmanın imkânlarını kullanın.
Kanın durması adına ekonomik anlaşmalar da dâhil bütün enstrümanları harekete geçirin.
Ölümleri durdurmak adına, gerekirse onlara reddedemeyecekleri teklifler yapın.
Birleşmiş Milletler’den medet ummak yerine, D-8’i çalıştırın.
Madem Esad’la bir geçiş dönemi olabilir, Allah aşkına şu yangını söndürmek için bir adım atın. Siz hele bir adım atın da, biz de meydanlara çıkıp ardınızda yürüyelim!
Siz hele bir adım atın da, biz de yardım göndermesi için gece gündüz Allah’a yakaralım!
Siz hele bir adım atın da, biz de göğsümüzü gere gere sizinle övünelim!
Siz hele bir adım atın da, biz de geçmişteki bütün hesapları bir tarafa bırakıp sizi alkışlayalım!
FİLİSTİN DAVASI KİMLERE EMANET
Geçtiğimiz hafta Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Devleti’nin Birleşmiş Milletler’e üye olmayan gözlemci devlet sıfatıyla katılımı sağlandı ve Filistin bayrağı Amerika’daki BM Genel Merkezi önünde göndere çekildi.
Türkiye’nin dış politikasını yönetenlere, iktidara ilişik medyaya ya da Mahmud Abbas’a bakarsanız bu bayrak çekme olayı, 67 yıllık Filistin davasında kazanılan en büyük zaferdi(!)
Oysa havai fişeklerle kutlanan bu zaferin benim dudaklarımda acı bir tebessüm bırakmaktan başka hiçbir etkisi olmadı.
Çünkü Birleşmiş Milletler denilen örgüt, Amerika, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere’den oluşan beşli bir çetenin kontrolündeydi.
O beşli çetenin herhangi birisinin istemediği hiçbir karar Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan çıkarılamazdı. İşte yetmiş yıllık tecrübemiz ortadaydı.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 24 Ekim 1945’de kurulan Birleşmiş Milletler’in, savaşın galiplerine tüm dünya üzerinde egemenlik kurma hakkı vermekten başka hiçbir anlamı olmamıştı.
Birleşmiş Milletler dedikleri şey, Afganistan ve Irak savaşlarını ya da Filistin işgalini engellemek bir yana, hatta hatta aldığı kararlarla bütün bu hukuksuzlukları bir de meşrulaştırmıştı.
Filistin topraklarını işgal ederek bağrımıza saplanan Siyonist rejimin bütün katliamları, sadece ve sadece kınamakla geçiştirilmişti.
Öyleyse bu göstermelik bayrak çekme olayı bizim muhafazakârlar tarafından neden bu kadar büyütülmekteydi
Neden sanki tüm dünyayı dize getirmiş ve zafer kazanmış kumandan edaları takınılmaktaydı
Bırakın gözlemci üye sıfatını, birçok İslam ülkesi o Birleşmiş Milletler’de asil üye olmasına rağmen, yeryüzünün lanetlileri tarafından istenildiği an işgal edilmiyor muydu
Mesela Gazze’nin can damarı olan tünellere su pompalanmasını öneren ve bunu gururla tüm dünyaya ilan eden, Mahmud Abbas değil miydi
Günlerce kutlaması yapılan ve çocuk aldatan bu şovlara ne gerek vardı
Bir taraftan Filistin’e göstermelik payeler verilirken, öbür taraftan Mescid-i Aksa’nın yıkılması ve Süleyman Mabedi’nin yapılması için Kudüs’ün altı oyulmuyor muydu
Merhum Erbakan Hocamızın mirası olan D-8 harekete geçirilmeden, İslam ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklar çözülmeden, İslam Birliği kurulmadan, adalete ve üstün İslam ahlâkına dayalı yeni bir dünya inşa edilmeden, Filistin davasının zafere ulaşması mümkün müydü
Sahi bu muhafazakârlar Batı’nın yalanlarına inanmaktan ve mütemadiyen aldatılmaktan ne zaman vazgeçecekti
VANDALLARIN SALDIRISI VE BİR KAFA KARIŞIKLIĞI
Türkiye’nin tanınmış gazetecilerinden Ahmet Hakan evine giderken birkaç şehir eşkıyasının saldırısına uğradı ve darp edildi. Kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve hangi fikri savunursa savunsun hiçbir gazetecinin başına bir daha benzer bir olayın gelmemesini diliyoruz. Neyse ki saldırganlar çok geçmeden yakalandı. Adli soruşturmanın neticesinde saldırının iddia edildiği gibi iktidara yakın kişiler tarafından mı, yoksa çok daha başka odaklar tarafından mı yapıldığının ortaya çıkarılacağını umuyoruz.
Fakat bir de şu var;
Daha önce Ahmet Hakan’a yönelik tehdit içerikli sözleri yayınlanan AKP Milletvekili Abdürrahim Boynukalın, saldırıdan sonra herkes gibi geçmiş olsun mesajı yayınladı. AKP’li Boynukalın mesajında, “Parti kapatmalar ve darbe dönemleri de dâhil tarihinde asla şiddete bulaşmayan tertemiz bir hareket” olduklarını söylüyordu. Oysa AKP 2001 yılında kurulmuş, henüz hiçbir darbe yaşamamış ve kapatılmamış bir partiydi. Tahmin ettiğiniz gibi Boynukalın’ın “tertemiz bir mazi” olarak nitelediği geçmiş Milli Görüş geçmişiydi.
AKP’li Boynukalın doğru söylüyordu. Bu ülkenin partileri kapatılan ve darbe dönemlerinde bile hiçbir provokasyona kapılmayan tek hareketi Milli Görüş hareketiydi.
Lâkin Boynukalın’ın yanıldığı bir nokta vardı. İçinde bulunduğu AKP, Milli Görüş’ü temsil eden bir parti değildi. Üstelik bırakın temsil etmeyi, kurucu kadrosu Milli Görüş gömleğini çıkardığını gururla ilan etmiş ve iktidarda geçirdiği on üç yıllık politikalarıyla da bu ilanı ispatlamıştı.
Öyleyse Abdürrahim Boynukalın’ı bu yanılgıdan kurtarmak adına bir çağrı yapalım ve seslenelim:
Sevgili Abdürrahim Boynukalın, belli ki bir kafa karışıklığının içindesin. Eğer o kafa karışıklığından kurtulmak ve tertemiz maziye sahip Milli Görüş hareketine dâhil olmak istiyorsan izleyeceğin yol belli; evvela bu topraklarda yaşayan hiç kimse hakkında bir daha tehdit ve şiddet içerikli mesajlar vermeyeceksin. Ardından AKP kurucularının çıkardığı Milli Görüş gömleğini yeniden giyeceksin. Sonra da bu hareketin tek temsilcisi olan Saadet Partisi’ne iltihak edeceksin. Başka yolu yok, haberin olsun.