Suriye sorunu ve sonrası

Abone Ol

17 Ekim 2012 tarihinde Suriye deki gelişmelerin gözle

görülür hale gelmesi üzerine aşağıdaki yazı bu sütunda yayımlandı. Şimdiye

kadar yayımlanan yazılarımız dikkatle incelendiğinde, mutlaka dikkat edilmesi

gereken tavrımızın, salt olaylar ve olgular çerçevesiyle yetinmediği,

çoğunlukla olay ve olguların bizi önyargılı ve yanlış bir takım sonuçlara

götüreceği ihtimalini hesaba katar nitelik taşıdığı anlaşılacaktır. Çünkü olay

ve olgular, doğaları gereği değişkendirler, en önemlisi de bunların

algılanması, değerlendirilmesi ve yorumlanması daima değişkenlik gösterirler.

Oysa sağlıklı, kalıcı, daima doğruya götürücü düşünceler, temel bir takım

kavramlar, ideler ve bunlara uygun yöntemlerle kurulabilir, ortaya çıkar ve

ilham verici kaynak niteliği kazanabilirler.

Bu çerçevede, şu sıralarda yeni bir takım olaylar ve

olguların ortaya çıktığını göz önüne alarak yeni değerlendirmelere, yorumlara

ihtiyaç vardır. Ancak bunun ön şartı ilke, kavram, ide ve uygun yöntem

temelinde düşünmektir.

Söz konusu yazıyı buraya alıyorum:

Arap ülkelerinde, yönetimler ile Müslüman halkları aynı

kategoride görüp değerlendirmeler yapıldığında, bunun daima gerçeğin bir yüzüne

ait olduğunu düşünmede sayısız yarar vardır. Arap ülkelerindeki yönetimlerin

başat niteliği, halka rağmen, halk için şeklinde ifade edilen ve çoğunlukla

otoriter yönü ağır basan yönetim tarzına bile hayli uzak düşen bir yapıyı

içermesidir. İçeride birtakım imkân, unsur ve dinamikleri yanına almak

suretiyle iktidarı ele geçirir görünseler de, adeta kural halini almış bir dış

merkez güdümü bu yönetimlerin varlık şartı olmuş gibidir. Belli sürelerde

darbeler, sözde birtakım savaşlar ya da karışıklıklar yoluyla iktidara gelip

bir süre sonra devrilenler olsun veya epeyce bir zaman iktidarlarını koruyarak

sürdürenler olsun, fazla gerilere gitmeden yakın geçmişlerine bakıldığında,

neredeyse hemen hepsinin dış merkez güdümü bağlantısı bulunabilir. Belki

coğrafi veya iklim şartları, nüfus dağılımı, yerleşim yerlerinin konumlarının

oluşturduğu birtakım nedenler, bu ülke halklarının yönetilen olma bilinçlerinde

bir tıkanıklık meydana getirmiş olabilir. Dolayısıyla kendi maddi-manevi

imkânlarının sağlıklı bir dökümünün oluşturacağı bilinci uyandırmada yetersiz

kalmış olmaları da düşünülebilir. Sonuçta halk, yönetilen konumda bir toplumsal

gerçeklik niteliğine sahip bir varlık olmaktan çok, adeta mefruz, varsayılmış

bir yönetilmişlik kategorisinde tutulmuş gibidir.

Bu bakımdan Arap ülkelerinde yönetenlerin iktidarı ,

siyasi bir mahiyet ve nitelikte tezahür etmediği gibi belli bir tanım kategorisi

içine de sokulamayacak kadar müphem, muğlak ve akışkan özelliktedir. Ancak bu

iktidarın , çoğunlukla örseleyici, yok edici bir güce sahip olduğu, olayların

gerçeklik kazanmasında hemen kendini göstermektedir.

Şaşılacak bir yön de, Arap ülkelerindeki halkların,

sözgelimi iktidar mücadelesi tasavvuru içinde olmadan iktidarın bir gün gelip

kendini seçeceği beklentisine bel bağlamasıdır. Bunun tezahürlerini, gerçekten

Arap ülkeleri bakımından yeni bir tecrübe özelliğinde ortaya çıkan Arap

Baharı olaylarında gözlemlemek olasıdır. Onlarca yıldır otoriter varlıklarına

son verilen iktidarların yerlerine gelenlerin, bir iktidar tasavvuruna sahip

olmadıkları, dolayısıyla yönetme yetki ve imkânlarının ne olduğu ve nasıl bir

düzenlemeye yöneleceği bir türlü belirginleşememekte, somut tasarımlara

dönüşememekte, dahası ikircikli durumdan kurtulma iradesini ortaya koymakta

yetersizlik göstermesinde anlaşılmaktadır.

Türkiye nin önüne gelen Suriye olayında aslında Arap

ülkelerindeki yönetimler ile halk kategorilerinin yerli yerine

oturtulamamasından kaynaklanan bir belirsizlik yaşanmaktadır, denebilir.

Sözgelimi Suriye deki yönetimin gidip gitmemesi meselesinden önce, Suriye

halkının varlığı meselesi öncelikli konumda durmaktadır. Fakat bu meselenin

olmasıyla, meselenin muhtevasının kavranması ve kendini kavratması başlı başına

bir güçlük oluşturmaktadır. İktidarın ve Dışişleri nin şimdiye kadarki karar ve

uygulamalarındaki insicamsızlık, ikircikli tutum biraz da buradan kaynaklanıyor

gibidir. Devlet, komşuluk ve diğer meselelerin çözümünde yürütülen

politikaların mantığıyla, Suriye de ortaya çıkan olayların seyri, birbirleriyle

asla buluşamayacak tren rayları gibi uzayıp gidiyor. Elbette zulme uğramış ve

göçe zorlanmış insanların ilticalarına insani duyarlıkla yaklaşmak gerekir.

Devletler hukukunu ihlal eden hareketlere karşı hukuki yetkiler kullanılması

şarttır. Ama bütün bunlar, Suriye de olup bitenler ile ilişkilendirilmek

istendiğinde, tanımsız bir muhtevaya varıp dayanmaktadır.

Fakat somut olan gerçek,

Türkiye nin, kendi sınırlarından bir adım Suriye ye doğru atması halinde,

tamamen bambaşka bir meseleyle karşı karşıya kalacağıdır. Bu sadece Suriye yle

sınırlı değil, bütün Arap ülke ve halklarını da içine alacak bir karmaşayı

beraberinde getirir.