Suriye raporu: Sahada olmanın kıymeti

Abone Ol

Hafta sonu İstanbul’da Cihannüma Derneği tarafından düzenlenen “Suriye Raporu: Öngörüler, Teklifler ve Çözümler” başlıklı lansman toplantısına, editöryal süreçlerine katkı vermemizden ötürü raporun içeriği ile ilgili temel birtakım hususlara değinmek üzere, konuşmacı olarak katılma imkânımız oldu.

Toplumdan kültüre, siyasetten ekonomiye, şehir-mimariden bilim sanayiye varıncaya değin 15 farklı disiplinde 89 yazarın desteğiyle kaleme alınan 65 farklı metinden yararlanılarak oluşturulan raporda temel risk alanları, buna dayalı olası stratejik hedefler ve politika önerileri Arapça, Türkçe ve İngilizce olmak üzere üç ayrı dilde kamuoyuna sunulmuş oldu.

İHH ve Dijital Hafıza Merkezi’nin de paydaş olarak destek verdiği toplantıda, katılımcıların çok önemli bir kısmının Suriye’nin mevcut durumu ve geleceğiyle ilgili gelişmeleri yakından takip eden, ilgi ve merakı üst düzey insanlardan oluşması, diğer yandan da sahada aktif olarak çalışan kuruluşların ve yetkililerin de bu toplantıda yer alması toplantıyı oldukça anlamlı hale getirdi.

Suriye’deki gelişmelerin yakından takip edilmesi elbette doğal, olması gereken bir nitelik arz etmektedir. Zira Suriye’de yaşanan gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendirmektedir. Suriye’nin toprak bütünlüğü, huzur ve istikrarı, Türkiye’nin sınır güvenliği, terörle mücadele stratejileri ve bölgesel politikaları açısından büyük önem arz etmektedir. Nitekim bu bakış açısı yalnızca bugün değil, savaş öncesi Esad döneminde dahi geçerli olan bir durum arz etmekteydi.

8 Aralık 2024 tarihi itibarıyla ise artık Suriye’de yeni bir dönem başladı. Bunu görmeme veya bu değişimi anlamama konusunda ısrar edilmesi, ezberlerin bozulmamaya çalışılması neticeyi değiştirmeyecektir. Suriye, yeni bir sürece evriliyor.

Hatırlanacağı gibi, Siyonist yapının geçmiş yıllarda ilan ettiği Oded Yinon (1982) gibi bölgesel planlar, Suriye’nin 4 parçaya bölünmesini öngörüyordu. Buna göre Suriye; doğuda Kürt (Sünni), batıda Nusayri (Alevi), güneyde Dürzi azınlıkların mikro devletçiklerinden oluşan Şam merkezli Sünni Arap devleti olarak resmediliyordu. Hatta meşhur Oded Yinon (1982) planında, Halep merkezli bir Sünni devleti, kuzeydeki (Halep’teki) komşusuna düşman Şam merkezli bir başka Sünni devleti şeklinde bir tanımlamayla Sünnilerin de yekpare olmaması gerektiği ifade ediliyordu.

Bugün ise bu fotoğrafta değişiklik olduğunu görmek gerekiyor.

İlk plan, muktedir olamasın diye parçalara bölünmüş bir ülke ve bunun başına geçecek etkisiz, teknokrat ayarında kukla bir lider planı için daha makul iken yeni durumda ise bu ezberi bozduracak aykırı bir süreç izlendi.

Ahmet el Şara, her ne kadar Türkiye’de kamuoyu onu ve ismini 8 Aralık sonrası öğrense de, Suriye genelinde karşılığı olan karizmatik bir isim olarak 8 Aralık sürecinin sembolü haline geldi.

Bu gelişmeden sonra Suriye’nin istikrarsızlığı üzerine değil, istikrarı üzerine bir plan kurgulanacağını anlamak ve buna göre bilgileri güncellemek gerekiyor. Dün lazım olan istikrarsız Suriye ise bugün lazım olan istikrarlı bir Suriye’dir.

Nitekim ABD ve AB’nin yaptırımları kaldırma kararı alması, YPG’nin petrol kaynaklarını teslim etmek durumunda kalması, tek ordu sistemine geçişin tamamlanma aşamasına geçilmesi gibi gelişmeler bir yıllık süre içerisinde gördüğümüz ve bu istikrar ortamını güçlendirmeye matuf adımlardır.

Bu istikrar ile neyin hedeflendiği, neye ulaşılmaya çalışıldığı, küresel aktörlerin ve Müslümanların kazanç ve kayıplarının ne olduğu gibi sorular elbette kıymetlidir ama öncesinde yapılması gereken nokta gözden kaçırılmamalıdır.

Suriye gündemini Türkiye’de iç siyasette alıştığımız “hain”, “kahraman” ikileminden azade ele almak ve yeni sürece nasıl etkide bulunabiliriz hususuna yoğunlaşmak gerekmektedir. Ortak düşman Siyonizm varken Müslümanların ya da ülkelerinin birbirine düşman olmasını hızlandıracak tüm söylemler nihayetinde Müslümanların aleyhinedir.

Bir örnek ile netleştirmiş olayım. Türkiye’nin o dönemde yakından takip ettiği Afgan cihadında Sovyetlere karşı ABD, Afganistan’a askeri ve istihbari düzeyde ciddi düzeyde destek vermişti. O günlerde Türkiye’de Müslümanlar, birtakım marjinal çevrelerin aksine, Afgan cihadının önünde yer alan isimleri Amerikan işbirlikçiliği yaftasıyla etiketlemek yerine önce sevinci paylaşmayı ardından da Afganistan’ın geleceğini şekillendirmeye nasıl ve hangi katkıların verileceğini düşünmeye başlamıştı.

Elbette analizler yapılması önemlidir, feraset gözüyle geleceğe dair muhtemel yol haritalarını anlamaya çalışmak önemlidir. Ama bu, öncelik bağlamında think tank kuruluşlarının işidir. Siyasi ya da toplumsal hareketler de bunu yapabilir elbette ama onlar bunun bir adım ötesine geçmek zorundadır. Bunun yapılabilmesi için de önce yolda olmak, sahada görünmek, sahadaki aktörlerle iletişim halinde olmak gerekmektedir.

İşte, hafta sonu gerçekleştirilen Suriye raporu, bu yönüyle hem sahada aktif olarak çalışanları bir araya getirme hem de karar alıcılara politika önerileri getirme anlamında önemli bir vazifeyi ifa etmiş oldu. Türkiye merkezli bütün sivil toplum kuruluşlarının kendi alanları çerçevesinde Suriye’de kültürel birikimin canlandırılması, Müslüman toplulukların aralarında iş birliklerinin artırılması ve karar alma süreçlerine etkide bulunma stratejileri geliştirme konularına eğilmeleri yalnızca Suriye’nin yarınları açısından değil, ülkemiz ve Müslüman topluluklar açısından da ehemmiyet arz etmektedir.