Suriye krizinde yeni bir aşamaya girilmiş durumda. “Cenevre-2” sürecine giden yolda, tarafların ellerini kuvvetlendirme hesapları ve bu doğrultuda atılan radikal adımlar, bölgesel-küresel bazda bir savaş olasılığını daha da arttırmış bulunuyor.
Bu bağlamda, Hizbullah kanadından ve İran’dan yapılan açıklamalar ile Rusya-İsrail arasındaki S-300 restleşmesi ve AB’nin muhaliflere yönelik silah ambargosunu kaldırması, bölgede var olan tansiyonu bir anda zirve yaptırmış durumda.
Muhaliflerin silahlandırılması fikrinin en büyük destekçilerinden ABD’li senatör McCain’nin ÖSO liderleriyle gizlice gerçekleştirdiği buluşmayı da bu arada göz ardı etmemek gerekiyor. Söz konusu görüşmenin Suriye topraklarında gerçekleşmiş olması bile bir çok yönüyle yeni bir sürece işaret ediyor.
Bir diğer husus da, Reyhanlı patlamaları sonrası Ankara’nın Suriye’yi fail olarak gösterip, bunun hesabının er ya da geç sorulacağını açıklaması ve Hizbullah’la ilgili tepkisini “Hizbuşşeytan” şeklinde ortaya koyması.
Bu son gelişme, “2006 İttifakı”nın artık çöktüğünün ve bölgede yeni bir dengenin oluştuğunun en somut göstergesi olarak tarihteki yerini şimdiden almış bulunmakta.
Açıkçası, “Hizbullah Vakası” Türkiye açısından çok boyutlu cephenin daha da derinlik kazanması ve yeni sürecin adının konulması ile eşdeğer. Bir diğer ifadeyle, “İran-Hizbullah” ittifakı ile Türkiye alanda artık açıktan açığa karşı karşıya.
Bu ittifak karşısında Ankara’nın nasıl bir stratejisi geliştireceği ve hangi “araçları” ya da “dengeyi” ön plana çıkartacağı ise, özellikle ABD’nin “Moskova ayarı” sonrası büyük bir merak mevzuu...
Dolayısıyla, düne kadar Suriye’de vekaleten yürütülen savaşta arka planda kalmaya çalışan aktörlerin alanda birer birer boy göstermeye başlamasıyla birlikte krizde “çok boyutluluk” ve “çok taraflılık” aleniyet kazanmış bulunmakta. Kriz, her an kontrolden çıkabileceğiyle ilgili ciddi sinyaller veriyor. Bu da, haliyle savaş riskinin daha da artması demek!
Nitekim tarafların yaptığı kararlılık açıklamaları, meydan okumaları bu endişemizi fazlasıyla teyit ediyor. Bu hususta Rusya’nın S-300’leri Suriye’ye yerleştirme noktasındaki son açıklamalara, tepkilere bakmamız bile fazlasıyla yeterli...
Örneğin, Rus diplomat Gruşko “Rusya, Suriye ile arasında imzalanmış tüm askeri anlaşmaları yerine getirecek. S-300 füzelerinin de buna dahil olması uluslararası hukuka aykırı değildir ve hiçbir BM kararını ihlal etmemektedir. Bizim bu konuda gizlimiz saklımız yok” ifadelerini kullanırken; Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov’un, “Biz S-300 füzelerini Suriye krizine uluslararası boyut kazandırarak dış müdahale hevesinde olan bazı çılgın kafalıların hırslarını zapt etmek için oraya gönderiyoruz. S-300 bataryalarını iç ihtilaf silahı olarak değil, dış müdahalelere karşı caydırıcı unsur olarak değerlendirilmesi gerekir” sözleri, bir “caydırıcılık” kadar, bir “meydan okuma” olarak algılanmakta gecikmedi. Buradaki “çılgın kafalılar” sözü ile Türkiye’yi ima ettiği tahmin edilirken, tepki çok farklı bir adresten geldi...
Rusya’nın açıklaması sonrası İsrail Savunma Bakanı Moşe Yalon’un “S-300 füzeleri henüz Rusya’dan Suriye’ye gönderilmedi. İleride de gönderilmeyeceğini düşünmek isteriz. Ancak bu silahlar yine de Şam rejimine teslim edilirse bu durumda biz ne yapacağımızı biliriz. Verecek cevabımız hazır” sözleri, ibreyi bir anda Suriye’den Rusya-İsrail tarafına ve pek tabi ki ABD’ye kaydırdı...
Burada, S-300’leri Suriye’deki çatışmada istikrar açısından önemli bir faktör olarak değerlendiren Rusya’nın Batılı ülkelerin muhalefete silah vermeye başlamasını bir felaket olarak savunması ve Gruşko’nun, “AB, Suriye’yi silah ambargosundan çıkartarak muhalefete silah vermeye başlarsa asıl o zaman ateşe benzin dökülmüş olur” şeklindeki sözleri de göz ardı edilmemeli.
Moskova’nın S-300 restine, “muhaliflere silah ambargosunun kaldırılması” şeklinde cevap veren AB’ye Rusya’nın nasıl bir yanıt vereceği de ayrı bir soru işareti. Fakat asıl merak mevzu İsrail’in vereceği cevap. Sonuçta karşımızda bu tür krizlerde tavize yanaşmayan, “kaba gücü” dış politikalarının merkezine oturtan ve bundan ötürü de vurmaktan çekinmeyen iki ülke söz konusu. Rusya’nın tam da bu noktada bir son dakika haberi olarak Suriye’den 128 kişi tahliye ettiğini duyurması, oldukça manidar bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Rusya, bu tedbirler ile krizi daha da tırmandırabileceği mesajını veriyor.
Kuşkusuz, burada bir Rusya-İsrail savaşı beklemek çok olası değil. Fakat diğer taraftan, Rusya’nın eski Sovyet nüfuz alanına keskin dönüşünü İsrail’in kendi güvenliği ve çıkarları açısından nasıl bir gelişme, tehdit olarak algıladığı da önemli. En azından kafası estikçe Suriye’yi vuran İsrail, S-300’ler sonrası böyle bir hareketi artık onlarca kez düşünecek. Özellikle de, 2006 savaşında Hizbullah’ın sahip olduğu sofistike silahlar karşısında geri adım atmak zorunda kalan İsrail boyutuyla...
Dolayısıyla, İsrail Ortadoğu’nun Küba krizine doğru yol alıyor. İki ülkenin (daha doğrusu 2+1) sahip olduğu nükleer kapasite hiç kuşkusuz burada belirleyici olacak. Bakalım, bu “Korkak Tavuk Oyunu”nda direksiyonu ilk önce hangisi kıracak