Kanlı çatışmaların ortaya çıkardığı yeni siyasi dinamikler, Suriye’nin geleceğiyle ilgili kaygıları da artırmaktadır. Koalisyon güçlerinin parya işlevi yüklemeye çalıştıkları Türkiye, ABD’nin 2002’de kaleme aldığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde yer alan “önleyici saldırı/meşru müdafaa” kavramını çağrıştıran bir yaklaşımla İşid’e karşı başlattığı operasyon ile, bundan sonra ABD liderliğindeki koalisyonda nasıl bir strateji ve pozisyon oluşturacağının adeta mikro sinopsisini(senaryonun taslağı) ‘Havar’ (İmdat)bölgesinde atmış oldu.
Suriye’deki gelişmeler bağlamında Türkiye’nin, siyasi olarak yeni rota oluşumunda nasıl bir etkinliğe sahip olacağı doğrusu merak konusudur. Bu arada, Suriye’nin kuzeyinde ve güneyinde etkinlik sağlamaya çalışan İsrail’in, son dönemde uygulamaya koyduğu hamleleri göz ardı etmemek gerekir düşüncesindeyiz.
İsrail, Suriye’nin güney sınırını ve daha da önemlisi Cebel Druz sınırları içerisinde yer alan ve önemli su kaynaklarına sahip Golan Tepeleri’nin kontrolü için Dürzilerin gücüne büyük önem vermektedir. İsrail, bu bölgede yaşamakta olan yaklaşık 600.000 Dürzi nüfusun güvenliği için sürekli olarak ABD ile yakın işbirliği içerisinde olduğu bilinmektedir.
Şu anda İsrail Ordusu’nda hizmet görmekte olan ve çoğunluğunu İsrail’in Suriye ve Lübnan sınırlarında görevlendirdiği Yahudi asıllı olmayan yaklaşık 130.000 İsrail vatandaşı olan Dürzi gücüne sahiptir. Buna ilaveten, kendi sınır bölgelerine yakın olan 600.000 Dürzi’nin güvenliği için de büyük çaba göstermekteddir.Bu konuyla ilgili İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in, bizzat ABD Başkanı Barac Obama ve ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’e başvurduğu bilinen bir gerçektir.
Dürzi asıllı İsrailli Mendi Safadi’nin, İsrail’in sınır güvenliği için başta Lübnanlı Dürzi Lider Velid Canbolat ve Semir Geagea olmak üzere Suriye’deki muhalif bazı güçlerle sürekli dirsek temasında olduğu bilinmektedir. İsrail, Suriye’nin geleceğiyle ilgili sınır bölgesini kontrol altında tutmak üzere yoğun çalışma içerisinde iken, hiç şüphesiz, Türkiye’nin Ortadoğu ile adeta nefes borusu sayılan Kuzey Suriye’de de yoğun çalışmalar yürütmekte ve bazı grupları aynen Dürzilerde olduğu gibi dolaylı olarak eğitmekte ve sürekli olarak medya ve haberleşme gücüyle ‘Ayn el Arap’ta olduğu gibi, dünya kamuoyunu bu bölgeye yoğunlaştırmaya çalışmaktadır.İsrail’in sessizce yürütmekte olduğu bu faaliyetler, ister istemez bizlere 1915 İngiliz politikalarını hatırlattı. 1915’te İngilizlerin Osmanlı Devleti’ne karşı ortaya koyacağı savaş dönemi politikaları ve özellikle Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu Bölgesi’nde etkinliğini kıracak savaş sonrası bir dizi önlemin alınmasına yönelik bir komite oluşturuldu. Bunun başına da, “Judaism” üzerine çalışmalarıyla bilinen Ernest de Bunsen’in oğlu ünlü İngiliz Diplomat, Sir Maurice William Ernest de Bunsen getirildi.
Bu komitenin İngiliz Dışişlerine sunduğu ve ‘Bunsen Raporu’olarak bilinen metin, Ortadoğu’nun parçalanmasına yönelik temel bir siyasi manifesto olması bakımından önem arz etmektedir. Bu rapor, 21 Ekim 1916 tarihli, Sykes-Picot Anlaşması’na da zemin hazırlayan ilkeleri oluşturması bakımından önem arzetmektedir.
Türkiye’yi Avrupa kontrolünde Anadolu’ya hapsetmeyi öngören bu rapor ve daha sonra Sykes-Picot Anlaşması ile oluşturulan yeni Ortadoğu sınırlarında yer alan Suriye toprakları üzerinde, İskenderun, Şam, Halep, Nusayri ve Dürzi devletleri oluşturulmuştu. İskenderun Livası’nın Türkiye’ye katılmasından sonra, pek varlık gösteremeyen bu devletlerin birleşmesiyle ortaya Suriye Arap Cumhuriyeti çıkmıştır.
Suriye’deki savaşın seyri, benzer parçalanmayı yeniden gündeme getirmektedir.Burada düşünülen tek fark, Kuzey Suriye’yi kapsayacak İsrail kontrolündeki kuşak projesidir. Türkiye’de, “Bunsen Planı” bağlamında; 1915’te öngörülen Anadolu’ya hapsedilmesi ve Ortadoğu’dan uzaklaştırılması için yeniden yüz yıl sonra Suriye’nin kuzeyinde İsrail kontrolünde yeni bir kuşak projesi öngörülmektedir.