Sürgündeki sanatçı-ıv

Abone Ol

Sanatın ve sanatçının özerkliği kendiliğinden (en soi, bizatihi) varlığı ve içeriğinin bir yansıma, aynı zamanda yansıtma gereğidir. Onun için sanat, yansıtıcısı olan sanatçının bütün varlığını kuşatır, kıskançlıkla onu ister, adeta esir alır ki, böylece onun geri kalan her şey karşısında tam özgürlüğe yaslanmasını sağlar.

Elbette sanat ve sanatçı, bireysel düzlemde konumlanmakla birlikte, söz konusu düzlemin şartı, aynı zamanda ortamı toplumsal düzlem ile bağı nispetinde gerçeklik düzeyinde içeriğini somutlaştırır. Öte yandan bireysel ve toplumsal düzlem her zaman uygun imkân ve fırsatlar sunmayabilir ki,  kaba bir gözlem ile bunun genellikle uygun olmadığını tespit etmek olasıdır. İşte, uygun olmayana rağmen, hatta bu uygun olmamayı ortadan kaldırmak için sanatın ve sanatçının varlığı, varoluşu devinimi, eylemi ve mücadelesi kendiliğinden ortaya çıkar. Köklü toplumsal, kültürel, siyasal değişim ve dönüşümlerin belirdiği zaman dilimleri bu sürecin anlaşılmasını, kavranılmasını işaret edebilirler. Uygarlıkların oluşumu, dirimi, yeniden doğumu gibi olgulara bakıldığında böyle bir süreci izlediklerini gözlemlemek mümkündür, değerlendirmesi yapılabilir.

Bu bağlamda, Sezai Karakoç’un yayımlamaya başladığı Diriliş dergisinin ‘60’lı yılların ortamına ya da düzlemine bakmak yerinde olur.

27 Mayıs 1960’ta ordunun harekete geçirilerek yapılan hareket, çoğunlukla darbe şeklinde nitelendirilmiş olsa da, yapılan düzenlemeler daha çok ihtilal ve devrim(?) özelliğine yakın gözükmektedir. Burada siyasal olan ile toplumsal olanın giderek uyumsuzluk içerdiği az çok kendini belli etmeye başlayacaktır. Nitekim on yılı doldurmadan gerçekleştirilen 12 Mart 1971 askeri hareketine gerekçe olarak, toplumsal olanın siyasal olanı geçtiği şeklinde bir neden ileri sürülmüştü. Gerçekten, toplumsal olan, siyasal olanı, özelde “iktidar” ile devlet olgularının karışıklığa meydan vermeye başladığı somut olaylarla ortaya çıkmaya başlamıştı. Özellikle düşünce ve sanat alanındaki ayrışma, bu durumu açık bir şekilde sergilemekteydi. Sözgelimi, siyasal iktidarın varlığına gerekçe olarak gösterilen düşünce alanındaki “Sağ” ve “Sol” ayrımı, toplumsal olan bakımından karışıklığa, karmaşaya, kavgaya, çatışmaya neden olurken, asıl toplumsal olanın bunu kendi varlığı bakımından tehlike şeklinde algılamaya başlamasıydı. Toplumsal olanın dayandığı, hatta özdeşleştiği “din” olgusu, böyle bir ayrımda geriye itilmenin ötesinde ihmal edilebilir ve yok sayılabilir bir konuma yerleştiriliyordu.

Oysa toplumsal olan, gerek tarihi, gerek sosyolojik bakış açısından ele alınsın, insan ve toplumun varlığını gerçekleştirmede, anlamlandırmada inancın, dinin yok sayılamaz, göz ardı edilemez bir olgu, ilke ve gerçeklik olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktaydı. Sanat bakımından da, değerlendirme yöntemleri kendine özgülük taşısa bile, benzer gözlemi yapmak mümkündür, kaldı ki, daha gerçekçi olan da budur.

İşte, Sezai Karakoç’un sanatı ve onun kaynağı olan inancı, eş deyişle din olarak İslam’ı merkeze alışındaki tavrı bu çerçeveye yerleştirmek gerekmektedir. Nitekim ilk yazılarına bakıldığında, mesela “din” kavramını bütünüyle özgün bir biçimde irdelediğini görüyoruz. “Yazılar”ın (Fatih Yayınevi, İstanbul 1967, s. 3 vd.) ilk konusu dinin çeşitli yönden (tarihi, sosyolojik) ele alınıp irdelenmesi yapılırken, ilk önerme olarak vahiye dayanan din olgusunun temel alındığını görürüz. İzleyen yazılar bu din olgusunun ilkelerini kendi bağlamları içinde açıklamaya yönelir. Oysa ‘60’lı yılların düşünce ortamı, insan ve toplumu birer araç konumunda tanımlamayı esas alan “ideolojik” yaklaşımlar ile kuşatılmış bir görüntü sergilemekteydiler. Dönemin başat deyimleri, “komünizm” ve “komünizm karşıtlığı” şeklinde, öncelikle siyasal alanı kuşatmış haldeydi. Bu açıdan, Sezai Karakoç ve Diriliş, gündemde olmayan bir konuyu ve onun çağrısını yapmaya girişmişti. Şaşırtıcı olan, “Sağ”ın bu gündeme ve çağrıya mesafeli, hatta duyarsız bir tavır içinde olmasıydı. Bu da, en fazla “dil” üzerinde itirazlar biçiminde ifade edilmeye çalışılıyordu. Bizzat yapmak zorunda kaldığım tartışmaları hâlâ hüzünle hatırlıyorum. Yine Maraş’ta, aynı yıllarda iki yüzün üzerinde abone yaptığım sırada ileri sürülen itirazları da.