Sünni Çocukları Orduya!

Abone Ol

Varlıklı Sünni ailelere uyarı:

En zeki, en istidatlı, en kabiliyetli, en başarılı, en

çalışkan, en vatansever, en faziletli çocuklarınızı subay olarak

yetiştirmedikçe; esaretten, zilletten, rezaletten, tekmelenmekten

kurtulamazsınız. Bugünkü hürriyete ve genişliğe aldanmayınız İleride kara

günler geri gelebilir.

Başka bir uyarı:

Orduda dindar subay olmalıdır ama şucu, bucu, ocu,

cemaatçi, tarikatçi subay olmamalıdır. Hiçbir devlet, hiçbir ordu

cemaatçilerin, tarikatçilerin, şucuların, bucuların, sekt militanlarının orduyu

ele geçirmesini hoş görmez.

Önemli bir husus:

Bir subay Nakşî veya Kadirî olabilir ama Nakşî veya

Kadirî militanlığı yapamaz.

Müslüman askeri öğrencilerdeki ve subaylardaki özellikler

şunlar olmalıdır:

1. Yüksek ahlak ve karakter 2. Türkçeyi Fuzuli Divanı nı

orijinal metninden kolayca okuyacak, bu kıraatten haz ve zevk alacak derecede

bilmelidir 3. En az iki yabancı dili kültür ve edebiyat kitapları okuyacak,

konuşacak, yazacak derecede bilecektir 4. Herkesle geçimli, ülfet ve ünsiyete

yatkın olacaktır 5. Dindar olmayan arkadaşlarından daha fazla çalışacak, daha

başarılı olacaktır 6. İstanbul görgü, kültür, edep ve terbiyesine sahip

olacaktır 7. İyi insan, iyi Müslüman, iyi vatandaş olacaktır 8. Onun fazilet

ve üstünlüklerini ötekiler, karşıtları ve hatta düşmanları bile kabul, teslim

ve itiraf edecektir 9. Askerler ve astları onları babalarından ve öz

kardeşlerinden daha fazla sevecektir

Halkının ezici çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede ordunun

İslam la barışık olması lazımdır.

Türkiye benim anlattığım Müslüman subaylarla yükselir.

Ordu bir kurumdur, hükmi bir şahsiyettir; birtakım

dinsizlerin, haksız, yanlış işlerini bahane ederek orduya düşman olmak doğru

olmaz.

Tekrar ediyorum oldukça dindar bir Müslüman olarak ordu

içinde mezhepçilik, cemaatçilik, tarikatçilik, sektçilik, hizipçilik,

fırkacılık yapılmasına karşıyım.

Sünniler Türkiye nin dominant unsurunu oluştururlar,

binaenaleyh yeterli sayıda, hali vakti yerinde Sünni ailenin ehliyetli ve

kabiliyetli çocuğunu askeri okullara göndererek subay yetiştirmesi bir

zarurettir. Bunu ihmal ederlerse başlarına gelecek felaket ve zulümlerin

sorumluluğu onlara ait olacaktır.

(İkinci yazı)

Yoğurtlar ve Ekmekler

Bütün marketlerde ve bakkallarda yoğurt satılıyor ama

onlara yoğurt demeye bin şahit lazım. Sık sık oluyor, buzdolabına plastik bir

yoğurt kâsesi koyuyorum, tüketmeyi unutuyorum, üzerindeki son kullanma

tarihinden sonra bir ay geçiyor, yoğurt taptaze duruyor. Hakiki yoğurt birkaç

gün içinde ekşir. Bizim yapay acayip fabrika yoğurtları ekşimiyor. Tatları da

garip.

Yakın tarihlere kadar Türkiye halkı yoğurt yiyerek

sağlığını koruyordu. Gerçek yoğurtlar tarihe karışınca hastalıklar da çok

arttı.

Ekmekler de öyle. Düzelecek müzelecek dediler, herhangi

bir düzelme göremiyorum.

Devletin bütçesinin büyük kısmı sağlığa gidiyor.

Doktorlar ve hastaneler çoğaldıkça hastalıklar artıyor. Sağlıksız ekmek yiyen,

sağlıksız yoğurt yiyen, içinde bin türlü kimyevi madde ve hormon bulunan

gıdalarla beslenen bir toplum hastalanmasın da ne yapsın.

Kaç ay oldu, gazeteler yazdı, televizyonlar gösterdi,

günde üç litre kola içen biri ölmüş. Üç litre değil de üç bardak içen ne olur

Ölmez ama sürünür.

En basit sağlıklı yemek nedir: Kimyevi gübresiz ve

hormonsuz yetişmiş domatesi doğrarsın, yine sağlıklı yeşilbiberi doğrayıp ilave

edersin, biraz soğan, bunları halis zeytinyağıyla kavurur, üzerine iki adet köy

tavuğu yumurtası kırarsın, kepeği ellenmemiş ekolojik esmer buğday ekmeğiyle

afiyetle yersin. Yanında hakiki yoğurttan yapılmış ayran.

Şu koskoca İstanbul da böyle yemek yapacak malzeme yok.

Sağlıklı ve tabii beslenemeyen bir toplum hastalanmaya ve

çökmeye mahkûmdur.

Her şey parayla halledilemiyor. Paran var ama piyasada

satılan ekmekler, yemekler, yoğurtlar, sütler, tavuklar, meyveler, sebzeler,

yağlar sağlıklı değil. Arıyorsun bulamıyorsun.

Devletin, siyasi iktidarın, belediyelerin asıl vazifesi

hastalanan vatandaşları tedavi ettirmek değil hastalıkları önlemektir.

Şu üç beyazı yani elenmiş buğday ununu, şekeri ve tuzu

çok tüketen bir toplum sağlığını koruyamaz.

Yiyecek ve içeceklere yüzlerce kimyevi maddenin,

koruyucunun, boyanın, aromanın, tat vericinin karıştırıldığı bir toplum çökmeye

mahkûmdur.

Sokaklardaki, meydanlardaki, taşıtlardaki insanlara fark

ettirmeden göz ucuyla bakınız. Çoğunun benizleri soluktur. Zengin olanlarınki

de Çünkü sağlıklı ve tabii gıdalarla beslenemiyorlar.

Geçenlerde üç kişi Kartal taraflarında bir dondurmacıya

gittik, üç kâse dondurma istedik. Çeşitli renklerde dondurmalarla tepe tepe

doldurulmuş kâseler Birer kaşık aldık, dondurmaya benzer tarafı yoktu. Boya ve

aroma. Mecburen yedik. Fiyatı da çok ucuzdu. Üç kâse dondurma ve iki büyük şişe

su dokuz lira. Keşke biraz pahalı olsa ama tabii olsa.

Dondurma deyince hatırıma İstanbul un son dondurmacısı

geldi. Eminönü nde Arpacılar Camii aralığında Arnavut bir dondurmacı vardı.

Yazın dondurma, kışın sahlep satardı. Beni oraya ilk defa merhum üstad Mahir İz

götürmüştü. Sütlü ve vişneli dondurma satardı. Tadını hala hatırlıyorum. Yeni

nesiller bu tadı bilemez.

31.08.2013