Sükut altındır…

Abone Ol

Konuşmayı çok seviyoruz. Yazılı kültüre çokça rağbet etmeyip halen sözlü kültürden yana tavrımızı koymamız ve böyle bir toplum olmamız da bunun göstergesi sayılabilir. Sanırım bu “çok konuşmak” hasleti Akdeniz havzası için genel geçer bir durum. Bir İtalyan veya İspanyol kanalını açıp birkaç dakika bakabilirseniz aynı “gevezelik” halinin Akdenizlilerin ortak yanı olduğu görülebilir.

Belki de abartıyoruz. Ancak ne kadar da “abartıyoruz” desek bile gündelik yaşamda karşımıza çıkan örnekler bunu yalanlayacaktır. İnsanların adeta bir uzva dönüştürdükleri olan telefonlarla olan ilişkisi, bu savı destekler. Örneğin bir toplu taşıma aracındasınız. Adab-ı muaşeret, topluluk halinde bulunulan bir mekanda yüksek sesle ve dahi özel meseleleri konuşmayı ayıp saysa da, insanlar gayet rahat şekilde “konuşuyorlar”. Hem de hiç durmadan, hiç usanmadan ve mütemadiyen bir konuşma hali sürüp gidiyor.  

Vatandaşın birisi, telefondaki kız arkadaşıyla olan meselesini otobüsün içinde çözmeye uğraşıyor ve herkesin kulak misafirliği huzurunda hiç gocunmadan ve sıkılmadan da hababam konuşabiliyor mesela. Veya bir usta, yaptığı tadilatın detaylarını, beraber bulunduğu insanlarla paylaşmak ister gibi anlatıyor da anlatıyor. Çeki dönen de, yemek tarifi veren de, boşboğazlık etmek isteyen de konuştukça konuşuyor. 

İnsanın aklına şu soru geliyor birden. “Cep telefonları olmasa bu konuşma ihtiyacını nasıl giderecekti bu insanlar?” Ama asıl soruyu gözden kaçırmayalım; bu kadar konuşmaya gerek var mı?

Konuşkanlığımız rakamlarla da ispatlanmış. 2013 yılında cep telefonu ile aylık ortalama 323 dakika konuşuyorken, 2014 yılında ortalama 364 dakika konuşmuşuz. 2015 yılında ise aylık ortalama konuşma süremiz 399 dakika ile rekor kırmış. 2016’da da bunu da aşmışızdır muhtemelen. Aylık ortalama 399 dakika, yani 6.5 saat telefonda konuşmaya ayırmışız, ki bu ortalama rakam olduğuna göre bunu aşanlar olduğunu da hatırlatalım.

Konuşkanlıkta Avrupa’yı da geride bırakmışız. Avrupa’da Türkiye’den sonra en çok cep telefonu ile konuşanlar 321 dakika ile Fransızlar, 297 dakika ile İsveçliler olmuş. 

Konuşmak insana mahsus kılınmış bir haslet ve insanlar elbette ki bir iletişim ve paylaşım vasıtası olarak bunu kullanacak. Ancak konuşma mekanizmasını işletirken, buna kaynak olarak zihni kullanmak gerekiyor. Zihin yerine içgüdüler devreye girdiğinde insan çok ama boş konuşmaya başlıyor. 

“Ya hayır söyle ya da sus!”… Eğer ki konuşma eylemi, zihni bir faaliyetin neticesinde gerçekleştirilirse “hayır” söyleniyor. “Bin düşün bir konuş”… İnsan, akıl, mantık, vicdan süzgecinden geçirip de kelam ettiğinde sözünün bir manası oluyor. Yoksa çok ama boş konuşuyor, sözünün kıymeti kalmıyor. İşte o andan itibaren iş gevezeliğe, boşboğazlığa doğru yol alıyor. 

İnsanların topluca bulunduğu mekanları bir düşünelim. Misal, kalabalık bir yere girdiniz. İçeri girdiğiniz andan itibaren insan algısını en çok rahatsız eden nedir bu kalabalık mekanda? Muhtemelen müthiş bir uğultu, bir kakafoni! Sürekli birbirine bir şeyler anlatan, gülen, kahkaha atan, birtakım sesler çıkaran insanlar. Görünüşte iletişim ve paylaşım halindeler ama ortaya çıkan netice bir gürültüdür. “Kuru gürültü”, yani hiçbir faydası olmayan, bir işe yaramayan bir ses topluluğu!

TV’lerde konuşanlar sırayla konuştuklarında bir düzen ve sağlıklı bir bilgi aktarımı varken, aynı anda birden fazla kişinin konuşması bir kargaşadır. Çok konuşmak da böyle değil midir? İnsanoğlu sürekli bir şeyler anlatmak ihtiyacında olsa dahi “ya hayır söyle ya da sus” prensibiyle sınırlanmıştır aslında. 

“Ağzı torba değil ki büzesin” deyimi aslında çok konuşmaya karşı bir bezginliğin ifadesi değil midir? Aynı şekilde “dilin kemiği yok” derken insan, konuşma eyleminin ne kadar da bıçak sırtında olduğunu işaret etmez mi?

“Söz gümüşse sükut altındır” ifadesi de mi bir şeyler ifade etmiyor artık?