Millet olarak teoride gayet iyiyiz ama pratikte hep bir sallantıdayız. Lafa gelince mangalda kül bırakmama, akıl vermekte, nasihat etmekte gayet iyi olmamıza rağmen, fiiliyatta sorumsuzluğumuz, vurdumduymazlığımız, bir türlü üzerimizden atamadığımız gafletimiz baki maalesef. Bu gaflet ki, 200-300 yıldır yakamızı bırakmamaktadır ve işlerimizde hep bir eksikliğe neden olmaktadır.
Misal, temizlik meselesinden bahsederken her birimiz müthiş tespitler yapıp, harikulade çıkarımlarda bulunuyor, savlarımızı çok güzel alıntılarla ve örneklerle süslüyoruz. Nacak iş gerçeklere gelince, toplumun büyük bir bölümü, suçu ve sorumluluğu hep başkalarına atarak, “söylediğinin aksini yapıyor”. Televizyon haberlerinde gördüğü piknikçi veya mangalcı rezaletlerine hayıflananların büyük bölümü, kendileri aynı rollere soyunduğunda benzer manzarayı sergiliyor.
Kurban bayramı sırasında, bir temizlik işçisinin çektiği görüntülerdeki durum akıllara ziyan cinstendi mesela. Çöp konteyneri boş durduğu halde etrafı hayvanların sakatatları ve işkembeleriyle dolmuştu. “asıl olsa temizleyen var” mentalitesinden kurtulmadıkça ve inancımızı bilinç olmadan özüne uygun yaşayamayacağımızı kavrayamadıkça bu manzaralar da bitmeyecek muhtemelen.
Benzer durum, direksiyon başına geçince de oluyor. Kendisi yaya olarak karşıdan karşıya geçerken kırmızı ışıkta geçen arabaya tepki gösterenlerin, trafik kurallarından dem vuranların biraz sonra direksiyon başına geçince “kınadığı gibi davranmasına” her gün şahit oluyoruz. Işık yanar yanmaz arkadaki aracın kornaya asılmasına kızanların birçoğu, kendisi arkadayken deliler gibi kornaya basıyor maalesef. Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri, normalde ayıp veya yanlış gördüğümüz hususları fırsatını buluna yapmaktan vazgeçmeden bize terakki yolu kapalıdır toplumsal olarak, bunun farkına varmamız gerekiyor en başta.
Mesela ikinci el bir araba almak için internetteki ilanlara bakarsak, “ağır hasarlı” yani “pert” olarak nitelenen araçların ekserisinin “sigorta şişirmesi” yüzünden böyle bir kayda sahip olduğunu görüyoruz. Hasarı olanlar bile “çok temiz”, mükemmel durumda ve fiyatı da neredeyse sıkıntısız bir araçtan biraz hallice.. Bunu gören ve tepki gösteren vatandaş da, kendisi de araba satmak istediğinde “kınadığını yapıyor” ve o da başkalarını “kandırmaya çalışıyor”. Herkes durumdan şikayetçi ama herkes de aynı sıkıntıya birer taş taşımakla meşgul..
Son dönemin bütün dünyayı esir alan gündemi salgın meselesinde de durum farklı değil. Sokak röportajlarında fikri sorulan vatandaşların hemen hepsi, “başkalarının” kurallara riayet etmemesinden, maske takmamasından (ki görüş verenlerin çoğu da takmıyor mesela) veya “sosyal mesafeye” dikkat etmemesinden yakınıyor. Ancak enteresandır ki, kalabalığın en yoğun olduğu yerlere girip çıkan, mesela ayakta bile seyahat etmenin mümkün olmadığı bir vapura binenler de bunu söylüyor. Sosyal mesafeden dert yanıyor ama kendisinin de o riayet etmeyenlerden olduğunu hatıra getirmiyor, kendisini soyutluyor insanımız.
Akşam haberlerini izlerken caddelerin, sokakların, sahillerin kalabalık haline bakıp hayret edenler, ertesi gün aynı manzaranın bir öznesi olunca kendilerini bunun dışında görebiliyor yani. Toplumumuzun “suçu hep başkasında görme” zaafı farklı örneklerde ama aynı defoyla sürüp gidiyor.
Bunun en belirgin örneğini de siyasette, idareciler arasında görmekte ve bilfiil yaşamaktayız zaten. Yanlış ekonomi politikalarının getirdiği noktayı sorgulamak yerine, neden bu politikalar uygulandı diyenlere kızılıyor. İçeriden ve dışarıdan günah keçileri bulunuyor ve sorumluluk onlara yıkılıyor. Herkes “bir yerlerde yanlışlık var” diyor ama kimse yanlıştan dönmek için çaba harcamadığı gibi çokça da ”çok iyi yapıyoruz” deniyor. Suçu başkalarının sırtına yüklemek, ortadaki hatayı/arızayı gidermiyor, sadece yanlışların kartopu gibi büyümesine neden oluyor.