Suç işleme imtiyazı

Abone Ol

Türkiye de bir kesimin yazdığı her yazı, yayımladığı her kitap, herhangi bir toplantıda yaptığı her konuşma, sadece ülkede değil, bütün dünyada ilk defa ortaya konulmuş duygusuyla değerlendiriliyor. Sanılıyor ki bilimde, düşüncede, sanatta, düşünce etkinliklerinde ileri sürülen görüşleri dünyadaki herkes tarafından dört gözle ve sabırsızlıkla bekleniyor. Onlar da zahmete katlanarak bu görüşlerini hayırhah bir duyguyla dünyadaki "insancıklara" bahşediyorlar. İleri sürdükleri görüşler kendiliğinden mutlak doğru, iyi ve güzeldirler. Kabul etmeyenler, karşı çıkanlar, yanlışlığını isbat edenler, özellikle de eleştirenler, ham hayal peşinde koşanlardır, düşünme yeteneğinden çok yontulmamış duygusallığa dayananlardır. Tutucu ya da muhafazakârdırlar bunlar, bazan "aşırı milliyetçi"dirler, bazan da "kızılelmacı" veya "statükocu"durlar. Nitelendir, nitelendirebildiğin kadar.

Sözkonusu kesimin yazarı, gazetecesi, sanatçısı, diğerlerinin uymak zorunda oldukları kurallarla, kanunlarla kayıtlı görülemezler. Onları böyle farzedip kurallara uymaya, kanunlara, diğerleri gibi riayet etmelerini istemek, açıkça ve haddini bilmezce davranmakla eştir. Şu kural insan hak ve özgürlükleri önünde engel demişlerse, bu kanun demokrasiye ve çağdaşlığa aykırıdır hükmünü vermişlerse, elhak doğrudur, itiraza bile mahal yok demektir. Güvenlik güçleri dokunamaz onlara, savcı koğuşturma yapamaz, mahkemeler muhakemede bulunamaz onlara karşı. Onlar söyleme zahmetinde bulunmasalar da, hareket etmeye tenezzül buyurmasalar da, adeta verili, dokunulmaz bir imtiyaza, ayrıcalığa sahiptirler. İmtiyazları, ayrıcalıkları, sırf sözkonusu kesimden olmalarından, öyle görünmelerinden, oraya ait sayılmalarından dolayıdır. Adeta suç işleme onlar için doğal bir haktır, imtiyazları bu hakkın doğal sonucudur.

Dostoyevski Suç ve Ceza romanında, romanın baş kahramanı Raskolnikov un kişiliği bağlamında, tarihe yön veren "önder"lerin suç işleme, öldürme, kan dökme, kıyım yapma hakkından sözeder. Yazdığı ve yayımladığı bir makalede bunu tartışır. Çünkü bu önderler, mesela Napoleon gibi diğer insanların itaatle yükümlü oldukları kurallara, kanunlara itaat etmek yükümünde değildirler. Bu kesimdeki bazı yazarlar ve sanatçılara karşı Yeni Ceza Kanunu nun 301. Md. ne dayanılarak başlatılan kovuşturma sonucunda açılan dava dolayısıyla, yurt dışı, yani Avrupa desteği de alınarak bir kampanya yürütülmeye başlandı. Hoş olmayan birtakım olaylar da yaşandı. Olayların hoş olmaması, kendiliğinden haksız oldukları değerlendirmesi ve yargısını geçerli kılmaz.

Bütün bunlar bir tarafa, bu olayların nedeni konumunda tanımlanan 5237 s., 12.10.2004 tarihinde Resmi Gazete de yayımlanan Yeni Ceza Kanunu ve dolayısıyla bu kanunun kaldırılması istenen 301. madde çerçevesinde ortaya çıkan garip durum üzerinde durmak istiyorum.

Yeni Ceza Kanunu nun "Yürürlük" başlığını taşıyan 344. maddeye göre;

a) "İmar kirliliğine neden olma" başlıklı 184 üncü maddesi yayım tarihinde, yani 12.10.2004 tarihinde yürürlüğe girdi.

b) "Çevrenin kasten kirletilmesi" başlıklı 181 inci maddesinin birinci fıkrasıyla "Çevrenin taksirle kirletilmesi" başlıklı 182 nci maddesinin birinci fıkrası yayım tarihinden itibaren iki yıl sonra, yani 12.10.2006 tarihinde yürürlüğe girecek.

c) Diğer hükümleri ise 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kanun yapma tekniği bakımından böyle bir düzenleme yapılabilir. Ancak bu kadar insicamsız bir yürürlük düzenlemesi de olmaz. Garip olan, hem yürürlüğe girmiş, hem girmemiş bir kanunun, şimdilik bir maddesinin kaldırılması veya değiştirilmesi isteniyor. Üstelik kaldırılması veya değiştirilmesi istenen maddeye dayanılarak sadece muhakeme süreci işletilmeye başlanmıştır. Düşünce, kanaat, görüş ve davranışı madde hükmüne göre cezalandırılmış değildir. Kaldı ki 301. madde "Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz" hükmünü getirerek düşünce, daha doğrusu ifade özgürlüğünü cezalandırma yoluna da gitmiyor. Hakaret veya aşağılama fiilini belli konulara yönelik olduğu takdirde suç sayıyor. Bunlar "Türklük, Cumhuriyet, Büyük Millet Meclisi, Hükûmet, yargı organları, askeri veya emniyet teşkilatı"dır. Mefhum-u muhalifinden hareketle, 301. maddenin kaldırılmasını isteyenler, zımnen demek istiyorlar ya da durumunda kalıyorlar ki, "Biz Türklüğü, Cumhuriyeti, Meclis i, Hükümeti, yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını aşağılama hak ve özgürlüğüne sahibiz." Daha garip olan da budur herhalde.

Sayın Adalet Bakanı nın, "Avrupa istediği için eski ceza kanununda yer alan 159/1. madde Yeni Ceza Kanunu na 301. madde olarak dercedildi" mealindeki açıklamasını garibin ötesinde nasıl nitelendirmek gerekir, doğrusu bilemiyorum. Başbakan Yardımcısının "Bu tür davalar AB ile ilişkimizi zedeliyor" beyanı, zamanın maarif vekilinin "Şu okullar olmasa gül gibi idare ederim maarifi" sözüne bir kaç takla birden attırıyor.

Bir de tanık olduğum ve bizzat yaşamakta bulunduğum şaşılacak durumu eklemeliyim buraya: Ceza Hukuku, İş Hukuku alanındaki mevzuatı bir ders döneminde "eskiye göre, yeniye göre" anlatma ikileminin sürüp gitmesi. Son bir yıldır sözkonusu mevzuattaki değişimler sebebiyle, ders notları, kitaplar habire sil baştan edilerek "dön baba, dönelim"e dönüştü.