Su bahsi, ağaç evler?

Abone Ol

Tabiatın can alıcı kuşatmasına suların büyük katkısı

vardır: Vadileri daimi şırıltılarıyla şenlendiren orman içi çeşmeler, yüksek

şelalelerden süzülmeye ahdetmiş küçük su yatakları ve bütün o ince akışların

bir araya gelmesiyle yollar boyunca gitgide büyüyen bir dere

Çeşmeler: Bir sebeple ah o bir sebep, neydi o:

çobanlık, tarım işçiliği, çamaşır veya buğday yıkamaya yahut un öğütmeye gitme;

istasyon yolculuğu bir de, şehre veya köye ulaşmak için-  dalıp gittiğimiz orman içlerinde karşımıza

çıkıveren ve kulağımıza çağlayan sesi gibi gelen küçük çeşmelerin biteviye

şırıltıları susuzluğumuzu baştan çıkarır, içinde yanıp gittiğimiz yaz

sıcaklığının hararetini ansızın kesiverirdi. Sonra Köy içindeki çeşmelere göre daha bir içimlikti bunların suyu.

Eşeklerimize yükleyip boş su testilerini, üşenmez doldurur evlerimize getirirdik.

Üçpınar, Çınarpınar, Çeşmecik Bir düzine kadar sayabilirim onları; suları bol

olsun, su içenleri bol

Şelale: Çarlek diye bir şelale var, bana hep korku verdi,

daima ürperti verdi. Onunla ilgili hikâyeler ya arınma efsanelerine çıkıyordu

yahut vesveselere. Şimdi unutulmuş olabilir, kuşağımdan çocuklar, muhtemelen

bahar mevsiminde anneleri tarafından o şelalenin altına tutulur, orada fena

halde yıkanırdı. Neyi savuşturuyordu anneler, çocuklarına musallat olan hangi

musibet şeyi İşte buydu, bu büyük endişeydi çocuğu hırpalayan. Çarlek diye

uzun bir şiir yazmıştım. Küçük bir bölümü, işte:

akar

bir şelaledir şarıldayarak

şar

şar

köpüren sular

altındayız biz

altındanız yaldız yaldız

yangınlara büyüyecek

arınan çocuklar

küçük gövdeli

dev  hayallerle

Sular ülkesinden bir başkası: Dere. Kille Çayı: Biz dere

kıyısı derdik, yakınımızdan akar giderdi o. Her daim hayatımızın içindeydi.

Şehirle ulaşımımızı sağlayan Mezitler İstasyonu na giderken önümüzü keserdi,

ahşap bir köprüyle üstünden geçerdik. Bahardan sonbahara onun çevresindeki

geniş arazilerde ineklerimizi otlatır, sıcaktan bunaldıkça münasip koylarında

yüzmeye girerdik. Yüzmeyi onda öğrendim, altı yaşında. Benden beş altı yaş

büyük dayım Yakup Can, Suarası denilen yerde bir çınarın kökü dibindeki dingin

ve derin suya bırakıvermişti bedenimi. O kadar. Can havliyle çırpınmak yüzmeyle

ilgili reflekslerimi geliştirdi. Yüzme işinin hallinden sonra dereden çıkmaz

olmuş, başka maceralara da atılmıştım.

Mesela balık tutma bahsinde birkaç yol vardı, o sanatlarda

ilerlemeye başladım. Akıntı yerlerde balıklar genellikle taşların altına

gizlenirdi. Onları avlamak için elimize bir başka taş alır, vururduk sudakinin

üstüne. Biraz sonra az da olsa yaralanmış balık, çıkıverirdi suyun yüzeyine.

Avcılığımızın ikinci bir çeşidi kaydırma kurmaktı. Akıntıyı iki boydan

daraltarak taşlarla keser, en uçta ağaç dallarıyla geniş bir elek oluşturur,

balığın oraya düşüp kalmasını sağlardık. Akşamdan sabaha sepet sepet balık

düşerdi kaydırmamıza

Bu balıkçılık işleri genellikle yaz mevsimine mahsustu.

Yaza, balıkçılığımıza ama en çok da çobanlık hayatımıza mahsus başka bir şey

Yatak keyfiyetimizdi. Hayvan sürüleri olan ailelerin birkaç ay boyunca

yaylada geçirdiği sürece denirdi Yatak . Genellikle Kille Çayı na yakın bir yerde

olurdu. Bizde birkaç hayvan vardı, küçük veya büyükbaş. Ama dayımların sürüleri

vardı. Onlarla birlikte biz de yatağa giderdik. Yaylaya çıkmanın Yatak la

anılmasının sebebi gayet basitti. Yatak dediğimiz aslında ağaçlarla örülmüş,

üstüne naylon çekilmiş ilkel yaz yapılarıydı. Tabiatın içinde ağaç evler.

Ağaç evlerimiz, ürperişlerimize, titreyişlerimize,

sevinçlerimize, fakat daima hayal ülkelerimize kapı aralayan mekânlarımızdı.