Kitabımız Kur’an’a iman ediyoruz elhamdülillah. Kimsenin
imanını da tartışma konusu yapamayız. Kim iman ettiğini beyan ediyorsa onu
mü’min kabul ederiz. İmanının ayrıntıları ise onunla Rabbi arasındadır.
Kur’an’a iman etme iddiamızı tartışmayacağımızı tekit
ettikten sonra, Kur’an’ın bize yönelttiği âyetleri ile olan ilişkimizi
tartışmamızda sakınca olmayacağını da belirtmeliyiz. İman ettiğimiz ve
Kitab’ımız dediğimiz Kur’an’ın âyetlerini nasıl algılıyoruz Bu sorunun cevabı,
yarınımız kadar bugünü nasıl ele alacağımızın ya da nasıl ele aldığımızın
göstergesi olacaktır. Kur’an âyetlerini, namazı emreden, cennet ve cehennemden
söz eden cümleler olarak görüyorsak, biz henüz Kur’an’a vâkıf olamadık
demektir. Eğer Kur’an âyetlerini, hayatı yorumlama kaynağımız olarak görebiliyorsak
bu da iyi bir yolda olduğumuzun işareti olacaktır. Okuduğumuz veya dinlediğimiz
âyetler, ‘kalplerimizin ürpermesi’ için yeterli olmalıdır. Kur’an âyetlerinin
‘korkmayın’ dediği yerde korkmamak, ‘bekleyin’ dediği yerde beklemek ona iman
etmemizin pratiğidir. Bu noktaya gelmemiş imanın pratiğinden söz etmek
muhaldir.
Bugün, dünya üzerindeki mü’min neslin durumu ile imandan
uzak neslin kıyaslaması yapıldığında, mü’min olmayanların mü’min olanları yok
durumuna getirdiği, tam anlamıyla bir küfür tahakkümü bulunduğu gözlenecektir.
En büyük olan Allah’a iman edenlerin, büyüklükle ilgisiz olmaları, kendi
elleriyle ürettiklerini vehmettikleri teknolojilerine yaslananların ise
kelimenin tam anlamıyla ellerindekini ilahlaştırdıklarını söylememiz mümkündür.
Adeta en üsttekilerle en alttakilerin karşılaştırması vardır önümüzde.
Bu manzarada büyüyenlerin ya da dünyayı bu manzaradan ibaret
zannedenlerin, yarın ayağa kalkacağı söylenen bir İslam’ı duymak bile
istemediklerini görüyoruz. Sırf bu küçüklüğü benimseme, öbürlerini abartma
hastalığından dolayı, Allah’ın yeryüzündeki hükümlerinin tatbiki demek olan
Şeriat’ı ancak tarih kitaplarında bulunabilecek bir yoklukta görenler
olmaktadır. İman iddiası olmayanların böyle bir nazariyeye kapılmalarını makul
görebiliriz ama Kur’an gibi bir kitaba iman ettikten sonra da, ellerindeki
teknoloji nedeniyle küfür ehlinin yüzeysel üstünlüklerinin bir daha
gitmeyeceğini düşünenler için makul bir neden bulmak çok zor olmaktadır.
Hayatı, günübirlik görme hastalığından başka bir şey olmayan bu düşünce esasen
sonuç itibariyle, Allah’ın kudretinin yetersizliği, kendi yarattığı kullarının,
o kullarına bir imtihan gereği verdiği akıl ile üretilmiş teknolojinin intişarı
önünde çaresiz kaldığı gibi imanla yüzde yüz tenakuz içinde olan bir sürü evhamdan
başka bir şey değildir bu düşünceler. Şu kitabımız Kur’an’a mü’min gözüyle
bakıp, mü’min beyniyle onu düşünebilsek pek çok olmazın en kolay
olabileceklerden olduğunu idrak edeceğiz.
Âl-i İmran suresinin 196-198 arası âyetlerini bu bakış açısı
ile ele almaya çalışalım:
‘Kâfirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni
aldatmasın. (Onların bu refahı) az bir yararlanmadır. Sonra onların barınağı
cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası. Fakat Rablerine karşı gelmekten
sakınanlar için, Allah katından bir konaklama yeri olarak, içinde ebedi
kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olan şeyler
iyiler için daha hayırlıdır.’
Bu âyetler çok açık bir görüntüyü ve sonucu bildirmektedir:
a- Evet, kâfirler imrenilebilecek bir refah içindedirler. Bu
âyetin indiği zamandaki mü’mine de kıyamete kadar yaşayacak bütün mü’minlere de
bu beyan edilmektedir. Anlaşılıyor ki, küfür ehli için genel yaşam tarzı refah
düzeyi yüksek olmaktır. Bugün, teknoloji ile elde ettiklerini vehmettiğimiz o
yüksek refah düzeyi âyetin indiği zaman, teknolojiye dayanmayan bir refah
yüksekliği şeklinde idi. Mesele, onların yaşadıkları refah düzeyi yüksek
hayatın neye dayandığı üzerine kurulmamalıdır. Ortada Allah’ın mü’min kullarına
bildirdiği bir gerçek vardır. O gerçek de şudur: Küfür ehli, müreffeh bir hayat
yaşamaktadır ve yaşayacaktır da. Ama bu
yaşam ‘az bir yararlanmadır.’ Buradaki ‘az bir yararlanma’ hükmünü veren ise Allah
Teâlâ’dır. Bize göre, asırlardan beri keyif sürüyorlar şeklinde bir hayal baskı
yaparken Allah Teâlâ, ‘az bir yararlanma’dan söz etmektedir. Eğer hayat, dünya
hayatı üzerine kurulu ise, insan da dünya ile sınırlı bir hayattan başka bir
şeyi idrakine sığdıramıyorsa elbette, kâfirlerin yaşadığı hayat ‘az bir
yararlanma’ değildir. Ortada, sonu olan bir dünya ile sonsuz bir ahiret varsa
-ki mü’min, böyle inanmak durumundadır- o takdirde, asırlar sürse bile dünyanın
bütün azıcıktır. Hatta mantıken azıcık bile değildir; sonsuzun yanında sonu olanın
matematiksel bir değeri olmamalıdır.
Kasas suresinin 60-61. Âyetleri, bizi böyle bir muhakemeye
davet eden soru içermektedir. Kur’an gözlüğü ile bakan bir mü’minin düşünce
tarzını göstermesi bakımından bu iki âyet iyi düşünülmelidir:
‘Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve
süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.
Hâlâ buna aklınız ermeyecek mi
Şu halde, kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz kimse -ki
ona mutlaka kavuşacaktır-, dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini
yaşattığımız, sonra kıyamet gününde (azap için) huzurumuza getirilenler
arasında bulunan kimse gibi midir ’
Ashabı kiram ile aramızdaki idrak farkı belki de bu iki
âyette kendini göstermektedir. Dünyayı sol ayakları ile tepen o mübarek neslin
heyecanını bu ve benzeri âyetlerden aldıklarını söyleyebiliriz. Teknolojiyi
kullanmakla, onu ilahlaştırmak arasındaki ayırıcı çizgi bu olsa gerektir.
b- Nimet çokluğu veya yokluğu iyiliğin ya da kötülüğün
göstergesi değildir. Ne nimeti çok olan iyidir ne de nimetlerden mahrum
bırakılan kötüdür:
‘Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların
iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar Hayır, onlar farkına varmıyorlar!’
Mü’minûn, 55-56
‘Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında,
(önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle
sevinip şımardıkları sırada onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini
kaybedip yıkıldılar.’ En’am,44
Âl-i İmran suresinin 178-179. âyetleri tam bir ders
niteliğindedir. Defalarca okuyarak, üzerinde tefekkür ederek, durumumuzu,
durumlarını ve yarınları anlamaya çalışabiliriz:
‘Kâfirler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın
kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar!
Biz onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz.
Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.
Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü’minleri içinde
bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir.
Allah size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini
seçer (gaybı ona bildirir).
O halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder
ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız sizin için büyük bir mükâfat vardır.’
Herhâlde âyette geçen ‘Allah size gaybı bildirecek de
değildir.’ Hükmü, bu konuda şifre bilgi durumundadır. Biz, gözümüzle görerek, süreci
izleyerek ikna olmak istiyoruz. Allah Teâlâ ise kendi katındaki bilgileri bize
aktarmayacağını, Peygamber aleyhisselamı tasdik ederek, Kur’an üzerinden yol
alarak hakikate ulaşmamızı murat etmektedir. İman da budur zaten. Bu tarz bir
anlayışla ‘Allahuekber’ diye yükselen ses en ulu sestir. Mü’minler, Allah’ın
takdir buyurduğu ve yürümekte olan planı masa üzerinde görüp inceleme isteğini
ortaya koyamazlar. Böyle bir istek, teknolojiyi ilahlaştıran anlayışın
arzusudur ancak. Mü’min, Rabbine teslim olmuş ve O’nun yolunda kaderin her
cilvesine razı olan insandır. Allahuekber’in huzurunda teslim olmak budur.
‘Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü
Allah bunlarla, ancak dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların
kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.’ Tevbe, 55
c- Mü’minlerin dünya yaşantısı üzerinden bir değerlendirme
yapmaları anlamsızdır. Ebedî olan ahiret için çalışıp hesabı fanî olan dünya
üzerinden yürütmek ne kadar anlamlı bir tutum olur
‘Kâfirler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:)
“Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz.
Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan
dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” Ahkaf, 20
Kitabımızı anlamalıyız. İmanımız bunu gerektiriyor. Oyunun
görüntüsüne kapılmadan akıbetini idrak etmek bizim işimiz olmalıdır. İman farkı
budur.