Gerek siyasette, gerekse toplumsal derinliklerinde stres
çıtasının böylesine yüksek perdelerde seyrettiği bir başka ülke var mıdır
bilmem. Sürekli gündem değişiyor, sürekli konular değişiyor, siyasetin ağzımıza
verdiği sakız konuşulması gereken daha önemli meselelerin önüne geçecek şekilde
önümüzü tıkıyor. ODTÜ’deki olaylar, Başbakan’ın ofisine konulan böcek… Bizce
konuşulması gereken meseleler bunlar değil… Konuşulması gereken mesele,
geçtiğimiz günlerde özelleştirilen otoyol ve köprü gelirleri meselesi. Hükümet,
köprü ve otoyolları 25 yıllık süreyle 5,5 milyar dolarlık bir rakamla
özelleştirdi. İhalenin bitimiyle birlikte medyada bir tartışma sökün etti:
Köprüler ve otoyolların geçişlerinde önümüzdeki dönemde neler olabilir Zamlar
nasıl belirlenir
Türkiye’de kurumsal bir yapı arz eden işletmelerin özel bir
firmaya devredilmesinden sonra neler yaşandığını yakinen bilen bir millet
olarak, bu gibi teknik teferruatlara takılmamız çok normal. Hatırlarsanız,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi de İDO’yu özelleştirdi. Özelleştirme sonrasında
biletlerin fiyatlarında nasıl bir yöntem izlendiğini herkes çok yakından takip
ediyor. Büyükşehir’in işletmesindeyken İDO’dan aldığımız hizmet kalitesiyle,
özelleştirildikten sonra aldığımız hizmet kalitesi arasında hangi farklar var
Bütün bunların düşünülüp, taşınılıp ortaya bir felsefe konulması lazım.
Köprü ve otoyolların 5,5 milyar dolarlık bir rakamla
özelleştirilmiş olması ilk bakışta cazip gelebilir. Ama Türkiye’nin gerek
gelişen otoyol ağının, gerekse giderek araç sayısının 25 yıllık dönem içinde
sağlayacağı gelirin, bu rakamdan katbekat fazla olacağı da gün gibi aşikârdır.
Öncelikle şu konuyu tartışmalıyız: Köprüler ve otoyollar bir
ülkenin ana ve temel yatırımlarıdır. Bu yatırımların özelleştirilmesi, o
ülkenin altyapısıyla ilgili sorunları da beraberinde getirir. Yarın bir gün bu
otoyollarda, köprülerde bir bakım, onarım, tadilat yapılması gerektiğinde
zamanında ve anında yapılmayacak her türlü hizmet, bu hizmetten anlık
yararlanması gereken insanların zihinlerinde müthiş deformasyonları beraberinde
getirir.
Kısaca demek istiyoruz ki, bazı hizmetler vardır ki
özelleştirilemez…
Bir önceki hükümetin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, bir
özelleştirme sorusuna, “Ben babalar gibi satarım” cevabını vermişti. Babalar
gibi satmak…
Ülkenin altyapı hizmetleriyle ilgili kurumsal kazanımlar
bekleyen vatandaşlarına, hükümetin sergilediği tavır ve zihniyet budur:
“Babalar gibi satmak”
Bu bir hizmet felsefesidir… Bu bir siyaset normudur… Bu bir
siyaseti algılayış biçimidir…
Hatırlarsanız, bir zamanlar tanka, topa, tüfeğe, teknik
cihaza ihtiyacımız olduğu tarihlerde, iktidarda olan zihniyetler diyordu ki,
“Alalım gitsin”…
Ardından Türkiye’nin her noktasına ağır sanayi hamlesini
ulaştıran Milli Görüş zihniyeti iktidar ortağı olduğunda, böyle bir ihtiyaçta,
“Yapalım” denilmeye başlandı.
Bugünkü iktidar ise, var olan tüm değerlerimizi,
KİT’lerimizi, altyapılarımızı, kurumsal tüm değerlerimizi, “Satalım gitsin”
zihniyetiyle üç kuruşa birilerine peşkeş çekmeye başladı.
Bu bir algı meselesidir… Yönetim anlayışıdır… Türkiye’nin
tüm değerleri bu şekilde sağa sola dağıtılmaya başlandığında, yarın bir gün çok
daha manevi boyuttaki değerlerimizin de birer birer elden çıkarılmaya
çalışılmayacağının garantisi yoktur.
Madem, o kadar özelleştirme meraklısısınız, inşaat
sektöründe piyasa şartlarını allak bullak eden TOKİ’yi neden
özelleştirmiyorsunuz