STRATEJİK DERİNLİK KANLAR İÇİNDE

Abone Ol

IRAK işgalinin beş ay öncesinde iktidar oldular. “Saddam zalim” dediler, “Saddam diktatör” dediler, “Artık devri bitti” dediler. Dertleri Saddam falan değildi aslında. Çünkü Saddam’dan hiçbir farkı olmayan yanı başındaki Beşşar Esad’la 8 yıl boyunca can ciğer kuzu sarması olabildiler. 

Ardından işgale destek tezkeresi için kapalı kapılar ardında toplandılar, grup kararları aldılar. Haçlı savaşına asker yollamak için, “Elimizi taşın altına koymalıyız” dediler. “Bağdat’a ilk bomba düştüğünde kasamıza yeşil dolarlar girecek” dediler. Tehdit ettiler, bağırdılar, çağırdılar. Ve fakat Allah’ın izni ve merhum Erbakan Hocamızın kimi AKP milletvekilleri üzerindeki etkisiyle tezkereyi Meclis’ten geçiremediler.

Tezkere geçmeyince sürekli nedamet getirip durdular. Bugünlerde saf dışı bırakılan dönemin başbakanı, 1 Mart 2003 tarihini hayatının en kara günü ilan etti. Tezkereden tamı tamına 13 gün sonra da başbakanlık görevini şimdinin Cumhurbaşkanı’na devretti.

Yeni Başbakan’ın göreve gelir gelmez ilk yaptığı icraatlardan biri, tezkere geçmemesine rağmen işgal güçlerinin istediği liman ve hava üslerinin kullanımı için Bakanlar Kurulu’na kanun hükmünde kararname hazırlatmak oldu. Sonra da bu topraklardan havalanan yüzlerce Amerikan uçağı, Bağdat ve Basra’ya binlerce kez ölüm yağdırdı. 

Tesadüf(!) bu ya, hem o günlerde, hem de bugünlerde Milli Savunma Bakanı olan zat, işgal boyunca İncirlik’ten 4900 sortiye izin verdik diye övünebildi. Dönemin Başbakanı’nın en yakınındaki isimlerden biri, Amerikalılara hitaben “bizi delikten aşağı süpürmeyin” tabirini kullanabildi. Bir sonraki seçimde tezkereye hayır oyu verdiği bilinen isimlerin birçoğu tasfiye edildi. Tabii bütün bu nedametlere rağmen tam da Amerika’nın kurtuluş gününe denk gelen 4 Temmuz 2003’te, Süleymaniye’de Türk subaylarının kafasına Amerikan çuvalının geçirilmesine de engel olunamadı.

Irak işgali, ardında milyonlarca şehit, yüz binlerce yetim ve fiili olarak bölünmüş bir ülke bıraktı. Bu beyler ise yıllar yılı bize, “Elimizi taşın altına koymalıydık” yalanını söylediler.

“Türk askeri orada olsaydı böyle felaketler yaşanmayacaktı” dediler. “Asker gönderilseydi, işgale daha çok destek olunsaydı, Kürt devleti kurulamazdı” diye inanmamızı istediler.

İşte Irak’tan sonra Suriye’de dört yıldır cayır cayır yanıyor. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de uyarılarımıza hep kulak tıkadılar. Ateşkes çağrısı yapan kim varsa yaftaladılar ve sindirmek istediler. Daha ilk günlerde kanı durdurmak adına Suriye’yi ziyaret eden Saadet Partisi heyetini bile “Esetçi” ilan ettiler. Nihai amacın Suriye’nin parçalanması ve insansızlaştırılması olduğunu söyleyenleri, devrim şarkılarıyla sindirdiler. Suriyeli çocukların cesetleri Akdeniz ve Ege sahillerine vurduğunda bile, kendilerinin “Ensâr” olduğunu söylediler. 

Suriye’de başından beri elini Türk hükümeti kadar taşın altına koyan olmadı. Esad’ın devrileceği şeklindeki Amerikan yalanlarına, Türk hükümetinden başka hiç kimse inanmadı. Dört yıldır süren iç savaş boyunca, Türk hükümeti kadar aldatılan hiç kimse olmadı. Amerika ile birlikte planlanan eğit-donat-ölüme yolla projeleriyle, Suriye yangınına sadece ve sadece ateş taşındı. Bu efendiler şimdi de kalkmış Suriye’nin bölüneceğini söylüyorlar.

Hadi bakalım engelleyebiliyorsanız engelleyin öyleyse. Görelim stratejik derinliğinizi, duyalım zamanın ruhunu okuyuşunuzu. Ne duruyorsunuz, meydan sizin, hadi bakalım!

POLİTİKA NELERE KADİR

Aslında halim selim bir akademisyendi. Her ne yaşanırsa yaşansın yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Stratejik derinliği(!) sayesinde Ortadoğu’da yaprak bile kıpırdasa haberi olduğunu söylerdi. Ama işte ne olduysa iktidar partisinin başına emanetçi olarak oturtulduktan sonra oldu. O halim selim akademisyen gitmiş, siyasi arenadaki rakiplerine, “molotof Kemal” ya da “bonzai Bahçeli” diye seslenen yeni bir politikacı gelmişti.

Doğrusu bu yeni politikacı en çok da, geçmişte üniversite kürsülerinde ilim adamı kimliğiyle konferanslar verirken kendisini takip edenleri üzüyordu. Şimdi bu yeni politikacının son halini ibretle izleyen bir kimse olarak izninizle buradan kendisine sesleniyorum;

Sevgili hocam; başbakanlık koltuğunda oturduğunuz ülkenin başkentinde canlı bombalar patlıyor, ayaklarına bir diken batmasından bile sorumlu olduğunuz 103 vatandaşınız hayatını kaybediyor. Siz ise çıktığınız televizyon ekranlarında saldırıdan sonra yapılan anketlerde partinizin oylarında artış olduğunu söylüyorsunuz. Lütfen böyle söylemeyin, bizi gerçekten çok üzüyorsunuz.

Sevgili hocam; başında olduğunuz partinin on üç yıldır tek başına yönettiği ülkenizin bir şehrinde seçim mitingi düzenliyorsunuz. Ama on üç yılın ardından insanlara yaşanabilir Türkiye’nin güzelliklerini anlatamadığınız için, iktidardan inmeniz halinde sokakların beyaz Toroslarla dolacağını söylüyorsunuz. Devlet görevlisi olduğunu iddia eden karanlık tiplerin, faili meçhul cinayetler işleyeceğini anlatıyorsunuz. Lütfen böyle konuşmayın, bizi gerçekten derin bir hayal kırıklığına uğratıyorsunuz. 

Sevgili hocam; mesela bir daha karşınızda patlama ve anket kavramları arasında bağ kuran herhangi bir sunucu görürseniz, lütfen o sunucuyu susturunuz. 103 insanın ölüsü ortada dururken, o olay üzerinden anket rakamlarını konuşmanın en azından siyasi ahlâka sığmayacağını söyleyiniz. Ya da miting meydanlarında beyaz Toroslarla halkınızı korkutmak yerine, on üç yıllık yönetiminizin ardından nihayet kardeşlik iklimini kurabildiğinizi müjdeleyiniz. Veya iktidardan inseniz bile, arkanızda bıraktığınız devlet bürokrasisinin faili meçhul cinayetlere izin vermeyeceğini anlatınız. “Artık o günler bir daha asla yaşanmayacak” deyiniz. Çünkü bu milletin on üç yıldır bir umut uğruna size hep destek olduğunu biliniz, artık hepimizin canına tak ettiğini görünüz ve on üç yılın ardından en azından bu kadarını yapınız. Sahi hocam, Allah aşkına sizden çok şey mi istiyoruz