Stadyum…

Abone Ol

Şu tespiti o kadar çok duymaya başladık ki artık, bunun genelgeçer bir kaideye dönüştüğünü neredeyse herkes kabul ediyor: “Muhafazakarlar para ile olan imtihanlarını kaybetti.”

Aynı şekilde “Muhafazakarlar güç ile, makam ile olan imtihanlarını da kabul etti” tespitini de duyuyoruz. “Para”, “güç”, “makam” demekle kast edilen, idare makamında olmak, maddi imkanlara erişmiş olmak, mührü elinde bulundurmak elbette. Bunlardaki başarısızlık hiç de öyle yabana atılacak bir başarısızlık olmasa gerek.

Para ile olan, makam ve güç ile olan imtihanları kaybedince geriye bir şey de kalmıyor zaten. Bunların üstesinden gelebilmek değil mi zaten mesele? İnsanlık erdemleri ve daha da önemlisi inanç ilkeleri bu “sınavları” hakkıyla verebilmek için değil mi? Bu sınavların “çakmak”, bir şeylerin ciddi manada yanlış yapıldığının göstergesi değil mi? 

Bu tespitler, yani “sınavları verememek” meselesi dile getiriliyor ancak doğru yola sevk etmek için bir gayret de görülmüyor maalesef. Tespitler genelde “para” ile ilgili sınavın verilememesine odaklı ve onda da çoğunlukla muhafazakar işadamları ve bireylerin “veremediği sınav”dan bahsediliyor hep. 

“Güç ve makam” ile ilgili sınavın verilemeyişi üstünkörü geçiştiriliyor. Halbuki buradaki hata ve yanlışlar, tüm toplumu etkilemiyor mu? Misal toplumdaki adalet duygusunun yitimi veya hakkaniyet duygusunun zayıflaması bir toplum için ciddi bir zafiyet sayılmaz mı? İdaredeki, yönetimdeki sıkıntı bütün bir toplumu, toplumsal ilişkileri, insanları olumsuz etkilemiyor mu? Muhafazakarların para ile olan imtihanlarından sınıfta kalmasından daha önemli değil mi bu sınavda “çakmaları”?

Toplumsal manadaki başıbozuklukların, rezaletlerin, ahlaksızlıkların, akla hayale gelmedik sapkınlıkların ve cinsi barbarlıkların artması, suç işleme eğiliminin yükselmesi adaletin zedelenmesiyle (yani ceza mekanizmasının caydırıcılığını yitirmesiyle) ilintili değil mi? Caydırıcılığın azalması merkezi otoritenin zayıflaması, yani güç ve makamla olan imtihanın başarısızlığı sayılmaz mı?

“işi ehline vermedikçe”, adalet duygusunu gözetmedikçe, “güçlü haklıdır” yanlışına kendini kaptırdıkça, bir toplumda huzur ve sükunun, karşılıklı saygı, hoşgörü ve tahammülün yaşaması mümkün olmuyor maalesef. Hz. Ömer’in “Dicle kıyısındaki bir kuzuyu kurt kapsa” kendisini sorumlu hissetmesi meselesi hafife alınacak bir şey midir? İdarecinin sorumluluğu işte bu denli hassas ve büyüktür yani. Muhafazakarların güç ve makam sınavındaki başarısızlıkları üzerine ciddi düşünmek gerekiyor.

Bir özeleştiri, nefs muhasebesi yapılıyor mu peki? “Mercedes’e binmek, milyonluk villada muhafazakarların da hakkı”, “hep başkaları mı zengin olacak” deniyor mesela. Para ile olan imtihandan sınıfta kalınması bu mantığa göre hayli normal o zaman. 

Güç ile olan imtihanda da zihniyet pek farklı değil. Yıllarca kınadıklarının yolunda gidince onlardan bir farkı kalmıyor ama nedense aynı tarz ve tutum sürüyor. Dayatmacılığı diğeri yapınca sıkıntı ama muhafazakarlar yapınca hak olmuyor yani. Veyahut toplumun diğer kesimlerini kaale almamak, onların hakkını gözetmemek ve tahammül göstermemek de sınavın kötü sonuçlanmasına neden oluyor. 

Hata ve yanlışlara rağmen sürekli olarak bir günah keçisi aramak, suçu bir yerlere atmak, zaman zaman da “cambaza bak” ile ahaliyi oyalamak ise durumu daha da çıkmaza sokuyor. Yanlış ekonomik politikalar neticesinde sıkıntılı bir durum oluşuyor ama sorumlusu afaki birtakım lobiler, afaki birtakım “komplolar” vs oluveriyor mesela. 

Özal döneminin “İcraatın İçinden” programı benzeri altyapı yatırımlarıyla hava atmak, belki ahalinin gururunu okşuyor ancak her şehre 40 bin kişilik stat yapmak da kimsenin karnını doyurmuyor son tahlilde.

Sözün özü: İstişare de, tahammül de, başkasının hakkına riayet de, mütevazilik de nedense görmezden geliniyor. Toplumsal kesimler arası zıtlaşma, sürekli gerginlik ve gücün verdiği büyüklenme kimseye bir fayda sağlamıyor.