İnsan sözleriyle, verdiği sözlerinin değeriyle, sözlerinin karşılık bulmasıyla var olur. Söz değerliyse, bir anlamı ve karşılığı oluyorsa o söz sözdür. Sözlerine bakılınca bir insanın, zamanla sözlerin karşılığının olup olmadığı anlaşılır.
Sözleri, insanı tanımlar. Konuştukça o insanın ne olup olmadığı geçmişiyle tartılır, daha çok ona güven duyulur ya da duyulmaz. Sözler ağızdan çıkan insanın belgesi. Kayda geçsin ya da geçmesin işitende, görende belli bir yer edinir.
Susmayı bilmeyen, uluorta ortalığa laf kalabalıklarını saçan, kendi iradesinin olmadığı, olmayacağı belli olur. Davranışları, sözleri tutarlı değilse hiçbir zaman ne karşılığı olur ne de o kişiye güven duyulur.
Susmayı bilmenin bir adabı, bir yol ve yöntemi var. Hazreti Osman halife seçildiğinde, halkın karşısına geçmesi, onlardan biat alması ya da söyleyeceği sözlerinin ne olması gerektiğinde minberin üçüncü basamağına çıktı. Bu basamakta Hazreti Peygamber duruyordu. Hazreti Ebubekir ikinci basamakta, Hazreti Ömer birinci basamakta kalmayı tercih etmişlerdi. Hazreti Osman’ın üçüncü basamağa çıkışı yadırgandı, sesler bile yükseldi. Çıktı ama hiç konuşmadı, tek laf etmedi. O sustu, cemaat sustu, sonradan indi, halkın arasına karıştı. O zaman sorulunca birinci basamakta kalırsa Ömer’i taklit ettiği, onu önemseyip benimsediği, ikinci basamağa çıksa Ebubekir’e benzer şekilde özeneceği anlatılıp konuşulacaktı. Oysa Peygamber’in durduğu basamağa kimsenin itirazı olmayacaktı.
Susmanın derin anlamları vardır. Zamanında ve yerinde olunca bunun değeri daha çok anlaşılır. Kimi zaman bir cemaatte birinin uluorta konuşmasından rahatsız olunur. Veya biriyle bir ortamda biri eğer çok konuşuyorsa ondan rahatsızlık duyulur. Hani bazen söylenir ki muhatabı için, “O kişi konuştukça ben yoruldum” denir. Tahammül edilemez.
Sözler ağızdan çıkınca artık kendinden çıkmış olur, duyanlar onu belleklerinde kayda geçirmişlerdir. Bu dünyada yapılan her davranış, eylem, sözler kayıt alındadır. Kimse “boş ver, ne olursa olsun” diyemez. Günü gelir, sözler bir kamçı gibi suratlara çarpılır.
Siyasal hayat, insanın günlük aynasıdır. Her söz, tutanaklar hâlinde kayda geçer. Bunlar umulmadık yer ve zamanda insanın karşısına çıkar. Siyasa insanlarına güven, onların geçmişteki bütünlükleriyle tartılır. Kabul görür ya da görmez. O zaman da kendini bilen siyasa insanları sözlerini tartarlar, ona göre halkların karşısına çıkarlar.
Hayatları boyunca onların konuşma grafikleri onların asıl tartısıdır. Halkın karşısına çıktıklarında öylesine dinlenir. Tabii ki bunun da farkları var. Halkların, yani insanların da durumu önem kazanır. Hakikatli olanı benimseyenler için her söz mutlaka bir süzgeçten geçer. Hem söyleyen hem de söylenenler için. Kitleler özel çıkarları ya da ideolojik saplantıları için sabitlenmişlerse körleşmişlerdir. Onlar için söylenen sözlerin önemli, hakikatli, gerçek olup olmadığının bir önemi yoktur. Çünkü kendilerini temsil edenlerin de aynı hakikat ve gerçek üzere olması dilenir, istenir.
Sürekli Müslümanlar üzerine vurgu yapıyoruz. Sorumluluğumuz elbette önce insanlık sonra özel olarak Müslümanlar. Çünkü onları öncelikli uyarılarımız, yol göstermemiz sadece onlar için değil. Bu, kendi kişiliğimiz ve karakterimizle de ilgilidir.
Günümüz karmaşasında insanlık ideolojilerin, ekonomik koşulların ya da kimi zorlukların tutsağıysa onlardan bir şey beklenemez. Bir ara bir kentimizde, kendi kentimizde bir programda bulunuyorduk. Üniversite salonunda program vardı. Siyasanın temsilcileri orada iken salon ağzına kadar doluydu. O, ön konuşmasını yapıp çıktıktan sonra salon boşaldı. Sıradan diye bildiğimiz insanlar da, bilim insanları da, kimi zevat da onların peşinden savrulup gittiler. Birçok kez, birçok yerde bunları yaşadık.
Orada bulunan sanatçıların, yazarların, kimi bilim insanlarının varlığı anlamsızlaşıyor. Buraya neden geldik, niçin buradayız sorusu baskınlaşıyor.