İnsan yaratılış itibarıyla hayatı anlama, anlamlandırma ve tarif etme kabiliyetine sahip. Siyaset, psikoloji ve sosyoloji gibi ilim dallarına da kaynaklık eden şekliyle belagat ve edebiyat bu yüzden önemli. Sözün gücü, kalemin tesiri… İkisi birbirini destekleyecek, birbirinden beslenecek. Birinin eksik kaldığı yerde diğerinin de aksayacağı bilinecek.
Malum, mücadelenin zor olduğu bir dönemden geçiyoruz. Atalet ve ümitsizliğin her yanımızı sardığı bir dönem. Ferdi ve toplumsal röntgenimiz özgüven kaybına yol açan sonuçlar veriyor. Bizi yeniden kendimize getirecek söze ve yazıya ihtiyacımız var. Elbette eylem/amel/mücahede ile kol kola yürüyen söz ve yazıdan bahsediyoruz. Eylediği ile söylediği bir olamayanın yaramıza merhem olamayacağı aşikâr.
Gök kubbenin altında söylenmedik söz, kaleme alınmadık yazı kalmadığına göre ikisinin de yapacağı hakikati bugünün diline uyarlamak.
Bilginin zor ulaşılabilir olduğu dönemde bilgi eksikliğinden kaynaklı manipüle edilen kitleler bugün bilgi bombardımanıyla manipüle ediliyor. O denli yoğun bir bilgi/enformasyon akışı söz konusu ki, “bilgi obezitesi”, “bilgi diyeti” gibi kavramlar ortaya çıkmak durumunda kalıyor. Bilgi her iki durumda da güç olarak araçsallaştırılıyor.
Bilgi, hakikati ortaya koymaya yaradığında kıymetlidir. Dün saklanan, bugün bombardıman ile sunulan bilgiler hakikatin üstünü örtmek için vardır ve bu yüzden kendisinden sığınılması gereken faydasız ilim tasnifine tabidir. Nitekim Hakkı üstün tutmak yerine gücü üstün tutan zihniyetin elinde bilgi, güce hizmet ettiği müddetçe kıymetlidir. Üstü örtülen hakikat bilgisi ise kaybolmaz, yalnızca ortaya çıkacağı günü bekler.
Ne yazık ki, içinde yaşadığımız fetret döneminde ara vermeksizin yazması gereken kalemler de, kalplere ve zihinlere seslenecek sözcüler de suskun… Tedavinin ön şartı teşhisin şahidi olan kalem suskunlaşınca, dert yazıya dökülmeyince ve elbette o dert kitlelere aktarılmayınca kalabalıklar derin bilinmezlik çukurundan çıkamıyor.
Bugünün insanı tarif edilirken yapılan “henüz başına geleni dahi idrak edemeyen” nitelemesi bu yüzden önemlidir. Kitleler bırakınız bilinmezlik çukurundan çıkmayı, henüz nerede olduğunun dahi idrakinde değildir. Ama bu teşhisi yaparken idrakin kitlelere yayılmasını sağlayacak söz ve kalem erbabının yaşadığı tıkanıklığı göz ardı etmek de eksik anlaşılmaya sebebiyet verecektir. Kaynağından beslenmeyen, popüler olanı taklitten öteye geçemeyen, hakikatin taşıyıcısı olmayı göze alamayan söz ve kalem erbabı çok daha kabahatlidir. Malum, herkesin karşılığı kendi istidadıncadır.
Yaşanılan bu bilgi kirliliğinden ve bu sayede oluşturulan küresel iktidar tahakkümünden kurtulmanın yolu derdimizi kendi sözümüzle, kendi yazımızla yaygınlaştırmaktan geçiyor. Yazmayan, konuşmayan, anlatmayan söz ve kalem erbabı her geçen gün kendi sermayesinden tüketiyor, tükettikçe kendisi de tükeniyor. Suskunluğun tüketişi hepimizi sarsıyor.
Gazze’nin heybetli savunması karşısında dahi suskunluğumuzun, ilgisizliğimizin neticesi ortada. İktidar ilişkilerinden kaynaklı suskunluğa yönelen muhalif ya da yandaş söz ve kalem erbabının hali pürmelali gözümüzün önünde. İşgalci, soykırımcı İsrail’in kahpe kurşunlarıyla şehadet mertebesine ulaşan Ayşegül’ün temsili tabutu, Anadolu sokaklarında omuzlar üstünde gezdirilmiyor. Ölmüş ruhları diriltecek bir olay, sıradan bir seremoniye dönüşüyor! Adeta ölmüş ruhların temsili cenaze merasimini andırıyor!