Şu üç hakikati temel kurallarımız arasına kaydetmeliyiz:
a- Allahın mümin kullarına yardımı, onları dünya hayatında yalnız bırakmadığı gerçeği Kuran ayetleriyle sabittir. Tartışılması mümkün olmayan gerçeklerden biridir bu. Şüphesiz ki peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. Mümin, 51
Allahın yardım sözü gayet açıktır; bu hususta bir tefsire veya ek bir bilgiye ihtiyaç yoktur. Bu yardımın fiili örneği de ashabı kiram üzerinde gerçekleşmiştir.
b- Allahın yardımı, peygamberlerinin şahsına değil yüklendikleri görevlerine karşılık olarak yapılmıştır. Âyetteki iman edenler ifadesi bunu göstermektedir. Buna göre de kendilerini peygamberlerin davası ile görevli kabul edenlerin tamamı bu yardım vaadine dâhildir.
c- Allahın rahmet kapısı asla kapalı değildir. Dünya hayatı var oldukça o kapı açık kalacaktır. Allah Teâlânın ilk nesil olan ashabı kirama vaat ettiği ne varsa, bütün nesiller için geçerlidir. Kuran ayeti bu hususta gayet açık ve nettir: (İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allahtan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur. Tevbe, 100
İslam nimeti ile ilk defa müşerref olan nesil, Kuran âyetleri ile taltif edilirken, onlara güzellikle uyanlara da aynı vaatlerde bulunulmaktadır. Buna göre, Allahın yardımı ve cennet vaadi açısından ilk nesille son nesil arasında bir fark yoktur. Yeter ki nesiller arasındaki benzerlik aynı olsun.
Bugün yaşadığımız hayatın akışı içinde başımıza gelen en ağır musibetlerden biri, Allahın yardımından umutsuz oluşumuzdur. Bunun en derin nedeni, akidemizdeki saflığın zarar görmüş olmasıdır şüphesiz. Kuran âyetlerini sıradan bir kitap gibi okumanın neticesi budur. Allah ile konuşur gibi okuyanla, okumak için okuyan arasında muhakkak bir fark olacaktır. Dünyevileşip her şeyi dünya hayatına endeksleyerek yaşama hastalığı da bunun ikinci nedeni olmuştur. Yardım edeceğini vaat eden Allahın sözünü ne kadar gerçek görebildiğimizi iyi düşünmeliyiz. Elimizdeki sebeplere itimadımız arttıkça Allahın vaadine itimadımız azalmaktadır. Elimizdeki nimetler bizi, nimetlerin sahibi olan Allaha yaklaştırması gerekirken aksi oluşmakta ve nimetler yüzünden nimetlerin sahibini unutmaktayız. Şehvetlere meylimiz, bizi kuşatan şeytan donanımına karşı zafiyetimiz, kaybetme nedenlerimizden olmaktadır.
Bir başka enteresanlık da şudur: Maddi sebepler yüzünden manevi dayanaklarımızı ihmal ederken esasen maddi sebeplerde de güçlü olamadık. Netice olarak da ne dünyamız elimizde kaldı ne de ahiret emelimiz güçlü oldu. Her iki tarafı da zararla karşılamış olduk. İmanımız, dünyanın da elimizde olmasını, onu Allahın iradesine doğru yönlendirmemizi emretmektedir. Ahiretin dünyaya ezdirildiği bir anlayış da doğru değildir aksi de. Dünyanın müminlerin elinde olması, iman davalarının aksamaması için şarttır. Mekke, onca azametine rağmen iman edenlerin elinde olmayınca kıble olma şartlarını oluşturamamıştı. Yesrib, bu şartları oluşturunca Mekkenin de kapılarının açılma nedeni oldu. Biz bunun adını, dünyayı kullanmak ama ona kullanılmamak şeklinde koyabiliriz.
Bu ümmet görevli bir ümmettir
Bu ümmetin görevini icra etmesi yani insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmet olması ancak Allahın yardımı ile yerine getirilebilecek bir görevdir. Şeytanın ve yandaşlarının direnişi karşısında müminlerin tek başına iş görmeleri mümkün değildir. Şeytana direnme ve engelleme gücü veren Allah Teâlâ olduğuna göre, şeytanın karşısında cihat edecek, Allahın sözünü en üstün ve tek söz hâline getirecek mümin nesillere de yardım etmesi yine Onun kanunları gereğidir. O, yardım ederse müminler iş becerebilirler. Müminlerin taşıdıkları yükün ağırlığı çok büyüktür. Bütün insanlığın yükünü taşımak, ancak Allahın yardımı ile kaldırılabilir nitelikte bir görevdir.
Bizim burada anlamamız ya da çözmemiz gereken sorun şudur: Allah Teâlâ, yardımını sıradan her kuluna mı yapıyor yoksa yardımın bir şartı ve ön hazırlığı var mıdır Elbette hemen takdir edilir ki, sıradan bir yardım yoktur, olamaz da. Öyle bir yardım olacak olsaydı, dünya hayatının imtihan için seçilmesine gerek olmazdı. Ashabı kiram yardım gören, yardımı gözleri ile izleyen nesil olarak onlar da yola çıktıklarında hemen yardım görmediler. Allahın yardım vaadi âyet âyet indikten seneler sonra Bedir yardımı geldi. O yardımdan önce onlar, bin bir çileye maruz kaldılar, sabrettiler. Hicrete zorlandılar, her şeylerini terk ettiler. Allah için ne verilmesi gerekiyorsa tereddüt göstermeden verdiler. Geçirdikleri imtihan yıllarının ardından yardım geldi.
Şartlar
Evet, dava Allahın davasıdır. Din Allahın dinidir. Müminler ise Allahın dinine hizmet etmek için seçilmiş kullardır. Bu seçilmişliklerinin hakkını vermeleri ya da verememeleri, imtihan sonucu olarak karşılarına çıkacaktır.
İmanın gerçek bir iman olması, muhtevasının doldurulmuş olması, Allaha Onu görüyor gibi kulluk edebilme şuuru, gerçek bir tevekkül, dünyaya karşı zahid davranabilmek, yardımı hak etmenin ön şartlarıdır. Bir başka şart da, imanın salih amellerle beslenmesidir. Salih amel kavramının gerektirdiği bütün ameller, fertler ve toplum olarak sahiplenilmelidir. Bir başka şart da, dinin bir bütün olarak alınmasıdır. Tekkeye veya camiye daraltılmış bir din ya da camisi ihmal edilmiş bir din, Allahın yardımını celp edemez. Dini indiği gibi bir bütün olarak almak gerekiyor. Elbette her insanın, he toplumun tamamını kaldırma kapasitesi olmayabilir ama idrak tamamını kuşatan bir idrak olmalıdır. Zaman ve mekân uygulamayı etkileyebilir, imanı ve emeli etkilememelidir. Bu bütünlüğe farzların ve Sünnetlerin ihmal edilmemesi açısından da bakabiliriz, sayısal olarak bir bütünlük olması açısından da bakabiliriz. Bir başka bakış zaviyesi de, Allahın yardımını hak edecek nesillerin üzerinde evle cami arasında bir çelişki bulunmaması gerekiyor. Camide kulluk kıvamını yakaladığını düşünürken evlerinde kulluk standartları dışına taşıldığında mümin kıvamı açısından bir eksiklik söz konusu olacaktır. Bu da yardımın gelmesine manidir. Bunlar gerçekleştiğinde Allahın yardımı haktır, bir vaattir. Yardım sözü de Allahın sözüdür. Ama bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir. Ankebût, 69
Âyet, Allahın yardımını Allahın yolunda cihat edenlere yönlendirmektedir. Cihat ise meydanlarda savaşmanın ötesinde, içinde savaşın da bulunduğu Allah yolundaki bütün gayretleri ihtiva eden bir kavramdır. Tekrar tekit etmek gerekirse, şeytan bizi tamamını yapamadığımız işlerden el çektirmeden biz, tamamına talip olup yapabildiğimiz kadarına sarılma yolunu tercih etmeliyiz. Kurtarıcı metot budur.
Bu anlamın içini doldurması için sarih başlıklar halinde Allahın yardımının kime olacağını vurgulayabiliriz:
a- Allahın hükümleri uygulanmalıdır. Namaz bir hükümdür, hırsızın Kuranda takdir edilen cezası da bir hükümdür. Zekât da bir hükümdür, zekât dışında infak etmek de bir hükümdür. Kuran ve Sünnetin emrettiği her şeyin yapılması ve yasakladıklarının da terk edilmesi, hüküm olarak genel bir kuralın adıdır.
b- Allahın zalimlere yardımı yoktur. Yardım bekleyen zulmetmeyecektir. Bu zulüm, kırbaçlamak olarak anlaşılabileceği gibi eşlerin birlerine zulmetmesi olarak da anlaşılabilir. Kadın erkeğe, erkek kadına eş olarak zulmetmeyecektir. Çocuklar ebeveynlerinden zulüm görmeyecekleridir. Ebeveynler de çocuklarından zulüm görmeyecektir. İşçi de zulüm görmeyecektir mal sahibi de.
c- Müminler emribilmaruf ve nehyianilmünker yapacaklardır. İyiliği emreden, kötülüğü alıkoyan bir ümmet Allahın yardımına hak kazanır.
d- Ümmetin bir birliği olacaktır. Ashabı kiramın, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek naşını bırakıp önce siyasi lideri seçmeye gitmelerinin, onu gerçekleştirince de naşla ilgilenmelerinin iyi düşünülmesi gerekiyor. Bir halifenin arkasında toplanmanın dışında hiçbir alternatif, bu ümmetin aynı safları kullandığını ispat edebileceği bir çare değildir. Hilafeti dava edinmek şarttır.
e- Bu ümmet, içine kapanık bir ümmet olamaz. Bütün insanlık bu ümmetin projesinde bulunmalıdır.
f- Sabreden ve sebat edenlere Allahın yardımı vardır. Zamanı kendi menfaatlerine göre sınırlayanlar, Allahın kaderini anlayamamışlardır. Zaman bize göre değil Allaha göre işlemektedir. O da, ne zamanı takdir buyurdu ise yardım da o zaman gereklidir. Nuh aleyhisselam için bu zaman bin seneye yakın bir zamandı. İbrahim aleyhisselam için o kadar uzun olmadı. Peygamber aleyhisselam efendimiz için yirmi yıl oldu. Zamanı takdir eden onu yaratandır. Kullar, kendilerine göre bir zamanlama yapamazlar, yapsalar da sadece boş bir beklentinin ötesine gidemez.
g- Allahın imtihanını, Ebu Cehille sınırlı görmek yanlıştır. Ebu Cehil bir imtihandır elbette ama nimetler de imtihandır. Çocuk da imtihandır. Sıhhat de imtihandır. Belalarla nimetleri aynı gözle görmek gerekiyor. Hiç biri hesapsız değildir, boşuna değildir.
Allahın mümin kullarına yardım vaadi haktır.
Müminlerin, yardımın geleceği zamanı kollamaları ve yardım görecek müminler olmayı irdelemeleri gerekiyor.
Kuran, Allahın kanununu koymuştur: Allah vaadinden asla dönmez.
Bu âyet, Hacc suresinin kırk yedinci âyetidir. Hac suresinin o âyetleri ise Allahın dinini yalanlayanları tehdit eden âyetlerden oluşmaktadır. Biz, Allahın vaadinin hak oluşunu içimize sindirirken bu âyet, gözümüzü aydınlatan bir ışık olmaktadır. Âyeti topluca görebiliriz:
Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.
Dikkat edilirse âyet, Allahın vaadinden dönmeyeceğini beyan ettikten sonra, Onun katında bir günün, insanların hesabıyla bin yıl gibi bir rakama karşılık olduğunu vurgulamaktadır. Buradan hareket edildiğinde müminlerin kendi beşeri rakamları ile hesap yapmaları durumunda, Allahın hesabını anlamakta zorluk çekecekleri ortaya çıkmaktadır. Ashabı kiramda olduğu gibi, işi Allaha havale edip çalışmak esastır. Bunu yapabilenler kazananlar olacaktır.
Allahın vaadi olan şeyi müminlerin takdir edememesinin nedeni Rûm suresinin altıncı ve yedinci âyetinde gösterilmektedir. Allah vaadinden caymaz; fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler.
Allahın kullarına zafer vaat etmesini anlayamamak ya da o vaadin tahakkuk sürecini takdir edememek, hayatı dünya yaşantısından ibaret zannetmekten kaynaklanmaktadır. Dünya hayatı derinleştikçe ahiretten uzaklaşıldığı gibi, Allahı ve kitabını idrak de zorlaşmaktadır. Bir kere daha akidenin ve akideyi özümsemenin önemi anlaşılmış olmaktadır.
Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul!
Hayatını Allaha teslim eden bir mümin için boş vakit olmamalıdır. Dinlenmeyi bile ibadetleştirebilen mümin, kendisine vaat edileni bekler. Gününü değerlendiremeyen, yapabileceğinin altındaki işlerle vakit öldüren zarardadır. İnsan zararda iken geleceğine dair müjdeyi hissetmekten aciz kalır. Bugünkü neslin, Allahın mümin kullarına vaat etmiş olduğu iyi bir gelecek müjdesini hissedememesinde bu eksiklik yatmaktadır. Kim, Allahın kendisine ihsan ettiği kapasite oranında çalışıyorsa o, tıpkı sahabe neslinde olduğu gibi, ölümün kendisi olan şehadete bile koşarak gider. Onun için çekilmez bir hayattan söz edilemez. Mesele budur.
Akıbet
Akıbet, Allahtan korkarak yaşayanlarındır. Sonunda onlar güleceklerdir. Musa aleyhisselam, kavmine bunu müjdeledi. Karûn kıssasını anlatan âyetler de bu ifade ile bitmektedir.
Şunu da unutmamak gerekiyor: Akıbet sadece sonunda cennete varmanın adı değildir. Dünya hayatında da razı olunacak bir sonuca ulaşmanın adı akıbettir. O da Allahtan korkmayı esas alanların hakkıdır. Onlar, Allahın vaadini iliklerine kadar hissederler. Kim Allahın sözünü anlıyorsa kazanan o olacaktır:
Allahtan yardım isteyin ve sabredin.
Şüphesiz ki yeryüzü Allahındır.
Kullarından dilediğini ona vâris kılar.
Akıbet (Allahtan korkup günahtan) sakınanlarındır. Araf, 128.