Sözün sahibi Bayram Bilge Tokel şöyle söylemişti bunu yıllar evvel; “Söyleyebileceğimiz bütün bozlakları söylemeliyiz / Hiçbir mazeretimiz yok / Çünkü baştan mazuruz.”
Mazuruz. Ama kimse bizden bir mazeret dinlemek zorunda olmasa gerek. Kimse bizim eşsiz, benzersiz sandığımız, öyle saydığımız sesimizi duymaya heves değil. Doğruyu söylediğimizden emin olabiliriz. Kimsenin o doğruları duymaya ihtiyacı yok. Doğruyu ihtiyaç kabul etmiyor belki kimsecikler. Tahammül de etmiyor. O halde ezeli gürültüye bir katkımız olsun diye sazımızı tıngırdatmaktan vazgeçmeyecek, bozlaklarımızı daha bir iştiyakla söylemeye devam edeceğiz. İnsanlardan evvel bizzat kendi selametimiz için buna mecburuz. Ama bilmeliyiz ki kimse bizi dinlemeyecek, kimse fonetik sesimize kulak vermeyecek. Hor görüleceğiz. Bugüne değin dayak yemedik belki. Yiyeceğiz.
Herkesin kendini ifade etme peşine düştüğü evrende kimselerde işitecek kulak, algılayacak anlak, dert edinecek gönül kalmadı. Kulak kesilmek yok, durup dinelmek ve ufacık da olsa dinlemek yok. Kimse yekdiğerini duyacak durumda değil. Kendi gürültüsünün yankısında boğulan bireyler yaşam adına her koyunu kendi bacağından asma peşinde. Böylece bu kesif uğultuda, bu gittikçe katlanılmaz bir hal alan gürültü içinde boğulup gideceğiz.
Kimseleri herhangi bir katlanmaya maruz bırakmadan anlaşabilmek, yaşayabilmek mümkündü. Dahası sevmek, sevdirebilmek, kabul etmek ve kabul edilmek de mümkündü. Üstelik bizler, yeryüzünde en doğru söyleyen, en doğru yaşayan ve mutlak söz kendisine vahyolunan adamın takipçileriydik. Yani söylemin kendisinde ve gerçekliğinde bir problem yoktu. Belki söylemeyi bilmiyorduk. Belki o söylemin bize gelişi böyleydi! Ama şunu da bildik ki o izinde yürüdüğümüz en doğru yaşayan insan anlattığında dahi hiç kimse tanrıdan gelen cümleleri sorgulamadan, doğrudan ve doğrulayarak kabul etmedi. Yine de o anlatmayı, anlaşmayı, sözcüklerin haklılığını yaşayarak göstermeyi bildi. O zaman durduk ve anladık ki cümleler ne denli haklı olursa olsun onu anlamaktaki onu aktarmaktaki sorun bizdeydi. Üstelik bir başkasını dinlemeyi, onun sorununu anlamayı, onunla hemhal olmayı da unutmuştuk. Her birimiz, bir peygamber vazifesi üstlenmiş gibi sürekli anlatmak, güya doğru olana davet etmek ve hatta kendi sesinin yankısında boğulan bireyleri kurtarmak derdindeydik. Halbuki kimse kimseyi kurtaramayacak. Doğru yaşamayı çoktan unutmuş bu çok dindar insanlardan bir kahraman çıkmayacak. Çıkması da gerekmeyecek.
Sorun bizdeydi ve bizler yatılmayan, oturulmayan, konuşulmayan, yenip içilmeyen, hiç kimseye bir barınak, sığınak olmayan, özellikle ve özenle insanın istifadesinden yalıtılmış, işlevini çoktan yitirmiş camilerin kendine dahi hayrı kalmamış ama bina inşa etmek, tadilat yapmak hususunda uzman sayılan cemaati arasında debelenip duruyorduk. Başımızı kaldırıp insanları salt insan olarak gördüğümüzde aslında sözün muhatabının ehli mabetten ibaret olmadığını görüyorduk. Bu protestan bir tavır değildi, hayatın içindeydik ve hayat bize bir getto oluşturup orada yaşamayı icbar etmiyordu. Kimsede bizi duymaya heves olmasa da bizim duyurma mecburiyetimiz vardı. Elimizi uzatıp konuşmaya yeltendiğimiz hiçbir insandan ters yüz görmemiştik üstelik. Nihayet tuttuğumuz ellerinde husule gelen emek, sofralarına ulaşan değil sofralarından habire eksilen ekmekle örtüşüyordu. Dahası nasırlı ellerine kan bulaşmasın için o elleri bir şekilde tutmak gerekiyordu. Yeri gelmişken şunu da söylemeliyim ki; televizyon programlarında farklı görüş temsilcileriyle oturup tartışabilme imkanı kovalamaktan başka insana ulaşma derdi olmayan il başkanlarından, ’siz buralara kadar gelmekle zaten görevinizi yaptınız, sevabınızı aldınız’ diyerek başından savmaya uğraşan sevap muhasibi ilçe başkanlarından aşıp gecenin bir yarısı meyhanelere sızarak dava anlatan; aslında hepimizin aynı şeyden mazur olduğunu dünyaya kanmaktan değil alkole vurmaktan sarhoş olanlara izah etmeye çalışan gençlere selam olsun. Ayıkların uyuduğu, sarhoşların ayakta olduğu bir zamanda insanlığı müşterek kabul etmek Yunus edasında gönül istiflemektir. Ve bu dünyada eylenecek en muhteşem iyi, çok küresel fırtınaların lokal etkisiyle örselenmiş her bireyin bir gönül taşıdığını bilmektir.
Artık hiçbir gerçeğin olduğu haliyle aktarılmadığı, yalanların egemenliğinde dönüp duran dünyada konuşmak, konuşulanı anlamak, anlatmak kolay olmayacak. Üstelik yasakların, olağandışı hallerin, kısıtlamaların gölgesinde her bir insan için devreye giriveren otosansür denen şeyin zihinlerden sökülüp atılması belki asır kadar zaman alacak. Belki bu firavun saltanatının hakkından gelmek insanları ikna etmekle, razı etmekle de mümkün olmayacak. Belki muktedirler insanları imha ettikçe hala yaşayabildiğine şaşırmayanlar aralarına mesih indi sanacak. Ama birileri bir ömür sarhoş ayıktırmakla uğraşacak. Gerçeğin yeganeliği, mutlaklığı ruhumuzu ve bilcümle ruhları aydınlatacak. Daha müreffeh bir dünya hayal değil; daha gerçek bir yaşamak inananların ellerinde olgunlaşacak.