İslami gelenekte insanlar toplumda tanımlanırlarken sadece doğumlarında kendilerine verilen isimle çağrılmazlar. Yani Hasan ismini alan bir kimse bekârlık süresince babasının ismi ile birlikte; ibn-i Ali veya evlendikten sonrada çocuklarının adını kullanılarak; ebu Hüseyin gibi tanınırlar. Annesinin künyesi (ummu mektum) ile anılanlar olduğu gibi ebeveynlerinin ismi ile birlikte Ömer b. Hattab (Hattabın oğlu Ömer) gibi çağırılmakta söz konusudur.
Bu uygulama soyadı kullanımı yerine yapılmaktadır denilebilir ama bunun ötesinde farklı bir boyutu ve karşılığı vardır. Bir kimsenin babasının ya da çocuğunun ismi ile anılması aidiyet ve sorumluluk duygusunu beraberinde getirmektedir. Bir kabile ismi ile anılması o kabileye bağını anlatmaktadır. Dolayısıyla bu tanımlama bireyi toplumsal bir bilinç düzeyine taşımaktadır. Öyle ki sahabeden Selman-ı Farisi (R.A.) gibi bir sahabe Selman bin İslam (İslam’ın oğlu Selman) künyesi ile künyelenmiş ve aidiyet boyutunu resmetmiştir.
Modernizm ise bireyi özgürleştirme adına onu çevresiyle olan tüm bağlarını koparmıştır. İnsan ve çevre isimlerini baş harfleriyle kodlayarak sınırlandırmıştır. Ben merkezli bir dünya inşa etmişidir. Aslında bu hal onu aile/toplum/millet/din bağlamından soyutlamıştır. Sözde özgürlük ve birey olma adına onu yalnızlığa mahkûm etmiştir. Bu ise insani bir durum değildir.
Sorumlu olmak; sorumluluğu hatırlamakla/hatırlatmakla mümkündür. Kur’an ve sünnetin hitaplarında pekâlâ bunu görmek mümkün. “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılı-vereceklerini mi sandılar ” (Ankebut/2) evet iman ettik yeterli olmuyor. Muaz İbnu Cebel (R.A.) anlatıyor: Bir seferde Resulullahla beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük.
“Ey Allah’ın Resûlü, dedim. Beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!”
“Mühim bir şey sordun. Bu, Allah’ın kolaylık nasip ettiği kimseye kolaydır; Allah’a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’a hac yaparsın!” buyurdular ve devamla: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi ” dediler. “Evet, ey Allah’ın Resulü” dedim.
“Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır” buyurdular ve şu ayeti okudular: “Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini ümit ederek O’na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar” (Secde 16)
Sonra sordu: “Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi ” “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dedim. “Dinle öyleyse” buyurdu ve açıkladı:
“Bu dinin başı İslâm’dır, direği namazdır, zirvesi cihattır!”
Sonra şöyle devam buyurdu: “Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi ” “Evet, ey Allah’ın Resulü!” dedim.
“Şuna sahip ol!” dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum: “Ey Allah’ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız ”
“Anasız kalasıca Muâz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir ” buyurdular.” (Tirmizi)
Sorumluluk, aidiyet/sahiplenme duygusu sonucu oluşmaktadır. Ama ondan öte hesap verme bilinci daha etkili olmalıdır. Müslüman çevresinde gelişen olaylara karşı bu hâl üzere bir tavır takınmak zorundadır; bu hâl fiili, dil ve kalbi olabilir. Ancak tepkisiz olmak kabullenilebilir bir şey değildir.
Çünkü sorumluluk bir Müslüman’ın soyadı gibidir.