Ortadoğu daki Müslüman Arap ülkelerinde iktidarı ele
geçirmek nasıl onulmaz bir ihtiras şeklinde tezahür edegelmişse, iktidarın el
değiştirmesi de daha fazla bir mağlubiyet korku ve dehşeti algılamasıyla
kişilik ve benlik yoksunluğu biçiminde tezahür edebiliyor. Rahmetli Ali Haydar
Kireççi hocanın `50 li, `60 lı yıllarda Bağdat Üniversitesi nde okuduğu sırada
peş peşe gelen darbeleri anlattığında bir olay dolayısıyla yaşadığım şok u hiç
unutamadım. Darbeyle iktidara gelen ve devlet başkanı olanın (Nuri Sait Paşa
mıydı acaba ) devrilmesi üzerine sokaklara, caddelere, meydanlara akan
yığınların öfke kabarmasıyla devlet başkanının ayaklarına bağladıkları iple
günlerce, ölmüş olmasına rağmen, sürükledikleri olayıydı şok yaşamamın
nedeni. Daha geçen yıl, Kaddafi nin yakalanıp linç edilerek öldürülmesinin
izleri hafızalarda canlılığını koruyor olmalıdır.
Hüsnü Mübarek zorbalığının (tyrannos) Mısır halkının
başkaldırısıyla yıkılmasıyla gerçekleştirilen seçim sonucunda devlet
başkanlığına ve iktidara gelen Muhammed Mursi yönetiminin, zorbalık
oligarşisinin koçbaşı işlevi yüklenen askeri kullanarak darbeyle iktidardan
uzaklaştırması, yerleşik menhus alışkanlığın sürdüğünü gösterdi. Oysa Mursi
yönetimi, bir yıllık iktidarında yapıp yapmadıklarından çok, hukuk ve siyasi
meşruiyeti gözetip gözetmediği ölçeğinde değerlendirilmek durumundaydı. Ki bu
ölçekte Müslüman Arap ülkelerinde, sürüp gelen o menhus alışkanlığa yüzde yüz
karşıt bir sistemi işaret ediyordu. Bunun anlamı, iktidarın, siyasetin amacı
olan meşruiyet sınırları içine çekilmek suretiyle ahlaki erdem ve ilkeler
temelinde konumlanması ve hukukun kurallarıyla uyumlu hale getirilip
onanmasıydı.
Ne yazık ki, bu imkan, göründüğü kadarıyla ortadan
bütünüyle kaldırılmış olmasa bile, çok ciddi ve vahim bir darbe yemiş
durumdadır.
Kuşkusuz, Mursi yönetiminin darbeyle iktidardan
uzaklaştırılması sürecinde yaşanan olaylar, katliamlar, insani duyguların
kendiliğinden ayaklanmasına neden oldu. Sanıyorum, başta Milli Gazete olmak
üzere, Saadet Partisi ve Anadolu Gençlik Derneği (AGD), bu insani duyguların
ifade edilmesinde öncü bir işlev de gördüler. Haksızlığın, zulmün,
adaletsizliğin, gadre uğramanın tel in edilmesi, bunun ortak bir düşünce,
bilinç ve hareket halinde ortaya konulmasının insani bir sorumluluk olduğunu da
kamuoyuna hatırlattılar. Bunların yapılması gerekliydi, hatta vicdani bir
zorunluluktu.
Fakat Müslüman Arap dünyasında iktidarın ele geçirilişi,
kullanımı ve el değiştirmesi hala temel bir sorun olarak ortada durmaktadır.
Münferit ve mevzi, belli şartlarda oluşmuş maslahatlar, faydalar, pragmatiklere
bakarak ve bunlarla yetinerek sorun çözülemeyeceği gibi, şimdiye kadar geldiği
üzere, sadece üstü örtülerek, geçici tahminlerle hoşnut kalarak giderilemez.
Bizce, İbn Haldun un farklı öncelikler çerçevesinde sezdiği
iktidar olgusunun siyaset alanı kapsamında temellendirilmesi bir zorunluluktur.
İkinci olarak iktidarın sınırlandırılması anlamının da içerecek şekilde iktidar
yoğunlaşmasının süzgeci olarak tarzda iktidarın dağıtılması gerekmektedir.
Bunlardan önce de sağlıklı ve doğru bir düşünce ve bilgi yönteminin ortaya
koyulup yürürlük kazandırılmasıdır. Aksi takdirde, Muaviye ve Yezit ten beri
sürüp gelen acı ve yürek dağlayıcı olaylardan başımızı kaldıramayız.