Sorunu Doğru Tanımlamak

Abone Ol

Yeryüzünde yaşayan bu kadar insan, onların meydana getirdiği topluluklar ve toplumlar,  belli ortak paydaları yanında, çeşitli değişkenler ölçeğinde ayrıştıkları, karşıtlıklaştıkları, çatıştıkları, farklılaştıkları birçok yönleri de vardır. En açık ve belirgin ortak payda olarak görülen “insan” olma üzerinde, bakış açısına göre, ele alınan konu ve yaklaşım itibarıyla birçok farklı düşüncenin, görüşün ileri sürüldüğü görülür. Düşünce tarihine kabaca bir göz atıldığında bunun somut verileriyle karşılaşılır. Sözgelimi ırk ölçütüne göre belli ad ve sınıflandırmanın yanında, ten rengine, dünyanın hangi bölgesinde yaşıyorsa ona göre veya inanışına göre de benzer adlandırma ve sınıflandırmalara gidilmektedir. Üstelik bu tür adlandırma ve sınıflandırmaların, tarihin akışı, birtakım olguların ve olayların işe karışmasıyla bu daha farklı bir şekil almıştır. Bütün bu ve benzer adlandırmalar ve sınıflandırmalar kendiliğinden ortaya çıkabileceği gibi, şartların, ihtiyaçların ve daha başka değişkenlerin varlığına bağlı olarak da gerçekleşebilir.

Ancak öncelikli ve ağırlıklı olarak, içerikleri farklılık gösterse bile, belli birtakım ölçütler daima gözetilmiş, çoğunlukla da kesinlik taşıyan nitelikte genel bir kabul görmüştür. Bu ölçütlerin başında, insanın doğasında meknuz ya da içrek olan inanç ölçütü yer alır. Çünkü inanma yetisi, düşünme yetisi gibi insanın doğasından ayrılmaz bir niteliktedir. Bu ve benzer yetiler, tıpkı nefes alıp verme nasıl hayatın ön şartıysa, inanma ve düşünme yetisi de öyledir. Bunların içeriğinin ortaya çıkarılması, geliştirilmesi, işlenmesi, verimli hale getirilmesi, ayrı bir çabayı gerektirir. Herhangi bir çaba gösterilmediği takdirde bu yetiler bütünüyle yok olmazlar, ama insanın varlığının değişmesi, gelişmesi, daha doğru, iyi ve güzel bir hale evrilmeleri kendiliğinden gerçekleşmez. Bazen de, bağlı olduğu insanı, var ve yok olma derecesinde kuşatırlar, beklenmedik tehlikelerle karşı karşıya getirirler.

Bu ve benzer yetiler, hem insanın varlık bütünlüğü, hem gelişim ve olgunlaşma süreci bakımından, mahiyetlerine uygun kullanılmaları halinde, farklı sonuçlara, dünyalara götürür insanı. Sözgelimi düşünce, bilim, sanat, yaşama tarzı, kısaca kültür ve uygarlık olarak tanımlanan farklı bir düzleme ve dünyaya taşır insanı.

Tarihe bu açıdan bakıldığında somut ve gerçek örneklerini görürüz. Mesela, kadim Yunan kent-devletleri düşünme yetisini işleme ve geliştirmede çarpıcı bir örnektir. Oysa sınırlı, genellikle de verimi düşük bölgeleri iskan tuttukları, ana geçim kaynağının deniz olduğu görülür. Öyle ki, başta Atina kent-devletinde olduğu gibi, iktisadi faaliyetlerin, yani toprağı işlemenin köle statüsü tanıdıkları kimselerce yapıldığı bilinmektedir. Hatta iktisadi faaliyette bulunmayı, bir tür erdemden yoksunluk şeklinde anladıklarını açıkça tespit etmek mümkündür. Nitekim Atina-kent devletinin, diğerlerine üstün konuma geldiği bir dönemde yaşamış olan Platon, tasarladığı ideal kent-devletinde iktisadi faaliyetlerin, toplumun alt tabakasınca görülmesini şart koşar. Bunu, bedenin korunması ve maddi ihtiyaçların karşılanmasında işlevsel olan el ve ayaklara benzetir.

Düşünme yetisini verimli kullanmalarına rağmen, kendi aralarında bir birlik oluşturamayan Yunan kent-devletlerinin aksine, ilk yerleşimlerini kurmayı başaran ve buraya Roma adını veren Romalılar, kendilerinden başka toplulukları, geliştirdikleri politik yöntemler sayesinde, “imperium” olarak tanımlanan bir yapıya dönüştürmüşlerdi. Bunun temelinde Yunan düşüncesi yatıyordu, ama uygulama yoluyla gerçekleşmesini, “Romalı” olma inanç ve düşünme yetisi sağlamıştı. Tarihte en geniş ve uzun bir yönetim ve hakimiyeti kurarak buna “pacta romanum”, yani “Roma barışı” diyeceklerdir.

Özetle, en basitinden insanı ve sahip olduğu yetileri doğru ve mahiyetine uygun bir şekilde tanıyıp anlamadan, düşüncede, bilimde, sanatta özgün verimler ortaya konulamaz, kültür ve uygarlık iddiasında bulunulamaz. Tek bir insanı bile bu yetilerini kullanmaktan, bunları geliştirmekten, olgunlaştırmaktan uzak tutmak, hele yoksun bırakmak, önce insana, sonra düşünceye, bilime ve sanata, kültür ve uygarlığa saygısızlıktır.