Bir olay meydana geliyor, canlar gidiyor, sadece mağdurların değil toplum olarak yüreğimiz yanıyor. Böylece gündemimize söz konusu olay oturuyor. Günlerce bu olay etrafından yazılıyor, çiziliyor, bir süre sonra olayın heyecanı zayıflıyor ve unutulmaya terk ediliyor. Ancak, bir olayın unutulması onun acı sonuçlarının giderilmesi ve tekrarlanmamasını sağlamıyor. Alınacak tedbirlerle bazı olayların önlenmesi de mümkün olmasına rağmen ülkemizde acılar yaşanmadan adım atılması pek söz konusu olmuyor. Sonuçta artık ezberlediğimiz acıların yaşanması devam edip gidiyor.
Son zamanlarda yaşanan bir takım olaylar ise toplum olarak bir sosyal patlamaya doğru gittiğimizi gösteriyor. Yaşanan olaylar sonrasında söylenmedik söz kalmıyor ama nedense çözüme odaklı yeterli adımlar atılmıyor. Söz gelimi son olarak yaşadığımız 6 Şubat depreminin ardından binalara yönelik yapılması gerektiği halde yapılmamış pek çok uygulama gündeme geldi. Diyebiliriz ki, artık depreme dayanıklılık bakımında binalarda uyulması gereken kuralları bilmeyen kalmadığı halde adımlar yeteri kadar atılmıyor. Atılmayışı neler yapılabileceğinin bilinmeyişinden değil. Hemen belirteyim ki derdim birilerini suçlamak değil. Toplumuzda var olan bir geçici heyecan ve bunun sona ermesi ile her şeyin olduğu gibi bırakılması anlamına gelen bir davranış şekli.
Bu arada son yıllarda insanımızın patlamaya hazır bomba haline gelmekte oluşuna karşı ciddi bir tedbir alınmazken, ülkemizde 2.5 milyon ruhsatlı silaha karşı 25 milyon ruhsatsız silah taşıyanların olduğu haberleri. Ülkemizde ruhsatsız silah kullanmanın suç olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ne var ki, var olan cezalar insanların suç işlemelerini engellemeye yetmiyor. Bir bakıma cezaların caydırıcı olmayışı söz konusu. Ancak, bu gerçeğe karşı işlenen bazı cinayetlerin ardından idam cezasının getirilmesi gündeme geliyor. Sanki idam cezasının gelmesi işlenen cinayetleri bir anda engelleye yetecekmiş algısı oluşturuluyor. Hemen belirteyim ki, idam cezasının getirilmesi belli ölçüde caydırıcı olabilir. Ancak, unutulmasın ki idam cezasının uygulanmasından sonra geri dönüş söz konusu değildir. Yani idam konusunda verilecek yanlış bir kararın uygulanmasının telafisi söz konusu olmayacaktır. Bu arada hemen idam cezası getirilsin kampanyası başlatanların idam cezasının kaldırılmasının Avrupa Birliği’nin isteği ile gündeme geldiği, eğer Avrupa Birliği üyeliğini bu ülkenin söz sahipleri hâlâ ulaşılması gereken bir hedef olarak görüyor ve topluma böyle sunuyorlarsa idam cezasının getirilmesi mümkün olmayacaktır.
Bu bakımdan sadece idam cezasının getirilmesini istemek değil, bununla birlikte Avrupa Birliği sevdamızı da bir kenara bırakmak gerekiyor. Bir yandan AB üyeliğini ulaşılması gereken hedef olarak takdim edip diğer yandan da AB’nin isteklerini ciddiye almıyorum demek inandırıcı olmaz.
Bunun için var olan cezaların uygulanmasında titiz davranmak, pek çok suçlunun kısa süreli cezaevinde kalmanın ardından serbest bırakılması uygulamasına son vermek şart. Sanıyorum bu işin uzmanları ülkemizde ceza yasalarının uygulanmasında yaşanan eksiklerin neler olduğunu bilirler. Bu bakımdan sadece laf üretmek yerine tespit edilmiş sorunların çözümüne katkı sağlayacak uygulamaların gündeme getirilmesi ve tartışılması gerekiyor. Bu yapılmadan gündemin dışında kalmamak adına kalem oynatmanın ülkeye bir yararı olmuyor. Özellikle de sıkça gündemimize gelen af yasaları hem kanunların caydırıcılığını azaltmakta hem de bir suç işleyen, ne kadar yıl ceza alsa da bir süre sonra serbest kalacağına inanıyorsa söz konusu caydırıcılığı gündeme getirmek zor görünüyor. Söz gelimi bir kişi kaç yıl ceza alırsa alsın cezasının önemli bir kısmını çekmeden içeriden çıkamayacağını bildiğinde sanıyorum suç işlemek konusunda kendini kontrol etmeye çalışacaktır. Aksi halde suç işleyen bir kişi mahkemenin ön kapısından girip arka kapısından çıkabiliyorsa o ülkede yasalar işlerliğini kaybetmiş ya da çok zayıflamış demektir.