Yeryüzünde yaygın olarak kabul görmüş bulunan ekonomik ve sosyal sistemin sorun ürettiği konusunda şüphe yok. Buna rağmen sistem sorgulanmıyor, sorgulanamıyor. Sorgulayanlar ise yadırganıyor/yargılanıyor. Söz gelimi yıllarca çiftçimizin doğal şartlarda ürettiği ürünlerin aleyhine bir kampanya yürütüldü. Sonuçta, tarımın her alınmanda sun’i gübre ve ilaçlar yaygınlaştı. Öyle bir noktaya geldik ki, meyvesinden sebzesine kadar zirai ilaç ve sun’i gübre kullanılmamış ürün kalmadı. Tarım ilaçları ve sun’i gübre daha çok ürün elde edileceği gerekçesi ile topluma sunuldu. Bunun yanında sebze ve meyvelerin raf ömrünün uzun olması büyük önem taşır hale geldi. Yani, bir ürünün raf ömrü ne kadar uzun, uzun süre bozulmaz ise o ürün üreticiye ve aracıya daha fazla kazandırır oldu. Raf ömrünün uzatılması bitkilere doğal olmayan yollardan müdahaleyi gündeme getirdi. Netice itibariyle ürünümüzün tadı da değişti, görünüşü de. Öyle bir noktaya geldik ki sebze ve meyvelerimizi yediğimizde hasta olur olduk. Çünkü artık elmamızın içinde kurt bulunmayışı ile övünürken, içinde doğal olarak oluşan kurtların barınamadığı sebze ve meyveleri yiyen bizlerin bundan ne ölçüde etkileneceğimiz kimsenin aklına gelmedi.
Hayatımın ilk 14 yılının geçtiği memleketimde margarin olarak nitelendirilen, halk arasında ot yağı denen yağları bilmezdik. Bildiğimiz yağ çeşidi zeytinyağı ve tereyağıydı. Ankara’ya taşındığımızda tereyağını unuttuk. Artık sadece yemeklerde değil, kahvaltılarda da margarin yağlar tüketiliyordu. Bu yağları üretenlerden satanlara, hatta doktorlara kadar geniş bir kesim margarin lehinde propaganda yapıyor, tereyağının sebep olduğu hastalıklar sıralanıyordu. Böyle olunca tereyağından hızlı bir kaçış oldu. Bu nebati yağların (margarin) üreticisi bir yabancı firmaydı. Bu firma yağ piyasasını elinde tutuyordu. Netice itibariyle kendi çiftçimiz ve köylümüz ürettiği tereyağını satamaz hale gelirken margarinler rağbet görüyordu. Gelinen noktada yeniden eskiye dönüş, yani annemin ve ninemin ürettiği tereyağına özlem oluşsa da kafalarda oluşan tereddütleri gidermek zaman alacak görünüyor.
Maksadım geçmişe özlemlerimi dile getirmek değil. Ancak, yabancı kültürler bir ülkeyi işgal etmeye başladıklarında tüm kurumları ile birlikte geliyorlar. Önce beyinler yıkanıyor, ardından o yıkanan beyinlerin isteklerine dönük üretim söz konusu oluyor. Böylece kültür emperyalizminin yanında ekonomik sömürü de hiçbir engel görmeden hükmünü sürdürüyor. Bu bakımdan ülkelerde sistem değişikliğini sadece hukuk sisteminde yapılan değişiklik ile izah etmek yeterli değildir. Bu noktada Onkolog Dr. Yavuz Dizdar ile “Vicdan Hayat Kurtarır” isimli kitabı üzerine yapılmış röportajda söylediklerine dikkat çekmek istiyorum. Uzun söyleşisini aslında, “Sistem hasta pompalıyor” cümlesi ile özetlemek mümkün. Dr. Dizdar’ın sistemin sorgulanmasını hatırlatan sözlerinden kısa bir alıntı yapmak istiyorum:
“Bu kadar çok hastane açılması beklenmeyen bir durumdu ama bakıyorsun hepsi ağzına kadar dolu. Çünkü bütün sistem bu hastaneleri doldurmak için hasta pompalıyor… Sistemin oluşturduğu hastaların eğer ekonomik durumları varsa özel hastaneler ve özel sağlık hizmetleri üzerinden paralarını alırsınız.”
Netice itibariyle toplumun tüm sorunları gelip sisteme dayanıyor. Özellikle, sizin kültürel değerlerinizle, yaşam tarzınızla ilgisi olmayan dış kaynaklı sistemler sorgusuz ithal edilip bu topluma hazır elbise gibi giydirildiğinde beraberinde hemen her alında ciddi problemleri de birlikte getiriyor. Bunun için düşünen herkesin sistemi sorgulaması, nerede yanlış yapıldığını araştırması gerekiyor. Bu yapılmadan dışarıdan gelmişse iyidir yaklaşımı ile davranıldığında ülkemiz hem her türlü soruna hem de sömürüye açık hale geliyor. Netice olarak düşünme ve sorgulama gereği duymayan bir toplum ortaya çıkıyor.