CK. yirmi yaşında bir üniversitesi öğrencisi… Bugün posta adresine düşen üçüncü mektubunu aldım… Ebeveynleri ile yaşadığı çatışmalardan ve ekonomik sorunlardan uzun uzun bahsettikten sonra, “Aklım almıyor neden bazı insanlar varlıklı, bazıları yoksul doğarlar? Arkadaşımın yaşadığı hayatı ben neden hak etmiyorum?” diye soruyor ve bunu adil bulmadığını ifade ediyor. Yirmi yaşında bir gencin zihnini meşgul eden bu soruyu gereksiz bulabilir ve onu inandığı değerleri ile bağ kuramamakla suçlayabilirsiniz ancak bu tavrınız onunla aranızdaki bağları koparmanın dışında hiçbir işe yaramayacaktır. Bırakın gençler sorularını özgürce sorsunlar ve ulaştıkları cevaplar ışığında yol alarak hak ettikleri yere gelsinler.
Yaşamın üçüncü yılında sorduğumuz sorular bizim yol haritamız olur ve kendimizi hayat boyu öğrenmeye açarız. Bu dönem içgüdüsel olarak sorduğumuz sorularla iyi ve kötünün ne olduğunu öğrenir ve hayata katılırız. Soru sorma şevkimiz kaybolduğunda ise bütün ışıklar söner ve girizgâhlı yollara sapmaya başlarız. Sorular yollara döşenmiş işaretler gibidir ve sormayan, sorgulamayan, düşünmeyen kişilerin bu işaretlerin farkına varıp hedeflerine ulaşma şansları olmayacaktır…
Yirmi yaşındaki okurumum sorduğu bu sorular hayatımızın belli dönemlerinde pek çoğumuzun zihninden geçmiştir öyle değil mi? Peygamberler ve onların izini takip eden irşat önderleri, İslam filozofları, dava insanları da bu sorularla karşılaşmış ve insanları aydınlatabilmek için ilmi çalışmalar yapmış ve insanlığa ışık tutacak kavramlar geliştirmişlerdir.
Her şey bir soru ile başlar… İnsan, yer, gök ve tüm varlık âlemi soruların merkezindeki öz ile nefes alıp verir ve devamlılığı sağlar. Fakat buna rağmen cevabına ulaşamayan pek çok soru vardır zihinlerimizde… Yarım kalmış hikâyeler gibidir sorular eğer bizi istediğimiz yere götürememişse olduğu yerde bırakırız. Aklımızın gücü sınırlıdır ve kavrayamayacağımız şeyleri sahibine bırakır ve teslimiyet gösteririz. Biz her şeyi bilemeyiz, her şeyi göremeyiz, her şeyi duyamayız… O bilir, görür ve duyar…
Neden bazı insanlar yoksul, hasta ve zayıflar da bazıları daha iyi imkânlarla dünyaya geliyor? Okurumun sorduğu bu soru pek çok kere sorulmuş ve her şey bizi Allah’ın hikmetine ve mutlak adaletine götürmüştür. Yüce dinimiz bize sahip olduklarımızın da olamadıklarımızın da kazanca dönüşeceğini haber verir fakat bunun için sorularla çıktığımız yolun sonunda doğru bir noktaya ulaşmış olmamız gerekir.
Olayların hikmetini izah edebilecek güce sahip olmayabiliriz ancak dinimiz yoksulluğun önlenmesi için neler yapılabileceğini ilkeleri ile ortaya koymuştur. İslam, mülkiyeti yasaklamamış fakat zekât, sadaka ve hayır çalışmaları ile insanları cömertliğe, iyilikseverliğe ve paylaşıma yönlendirmiş ve servetin tek elde birikimini önlemiştir. Rabbimiz mahrumiyetlerimize gösterdiğimiz sabrı mükâfata çevireceğini haber vermiş ve yoksulluk gibi servetin de bir imtihan vesilesi olduğunu vurgulamıştır. Sahip olduklarımız ya da olamadıklarımız ile sınandığımızın farkına varıp bunu sabırla kazanca çevirme şansımız var… Ne büyük bir imkân değil mi?
Zihnimizde uçuşan soruların cevabına ulaşamadığımızda manevi bir miras olarak aktarılan değerlere tutunur ve teslimiyet gösteririz. Bugün modern psikoloji de Müslümanların kültüründe önemli bir yere sahip olan teslimiyet kavramını “kabullenmek” olarak tanımlıyor ve bunun ruhsal rahatsızlıkları sağalttığını savunuyor… Batı’nın yeni keşfettiği bu değerler Müslüman halkları ruhen ayakta tutan bir güç olarak öteden beri biliniyor.