Soru çalmak hırsızlığın ta kendisidir...

Abone Ol

Yıl 1987 idi. Gaziantep mahpushanesinde iken, dışarıdan görevli öğretmenler, güya bizi eğitmek için devlet tarafından gönderilmişlerdi.

Bizi rehabilite edeceklerdi.

Uyumsuz, asi insanlardık onlara göre. Terbiyeye ihtiyacımız vardı. Gelen öğretmenler, siyasi mahkûm olduğumuzdan, yaklaşımları değişik oluyordu.

İşte, tam bu esnada kendilerini “cemaat” olarak tanıtan biriyle karşılaştım. Öğretmenler içinde epey taraftarları olduğunu ifade etmişti.

Bir kaset getirmişti. O zaman görüntülü değildi kasetler, ses vardı. Kendini hoca olarak takdim etmiş birinin ağlamaklı, acıklı, Asr-ı Saadet’e vurgu yapan, siyer bilgisi belagatli biri anlatıyordu.

Bir yandan ağlıyor, bir yandan bağırıyor, bir yandan hayalimize levhalar sunuyordu.

O an etkilenmedim. Hatta kızdım. Devir ağlama devri değil, kıyam devri dedim. Bu ne, ağlayarak, ağlaşarak hangi derdimizi çözeceğiz? Bu yol yol değil demiştim.

Kimi arkadaşlar kızmıştı bana.

Sonra, ara ara sesini duyar oldum o kadar. Bir gruptular... Bizim hareketin içinden o yana kayan, ülkücülerden bahsediliyordu.

Lakin bana pek hitap ettikleri söylenemezdi. Metotları hoşuma gitmemiş, ağlamaklı anlatım halleri, dar grup mantıkları cezp etmemişti ruhumu.

Dışarı çıktığımızda, biz MHP ile yolları ayırmaya karar verdiğimizde çok güçlü idiler. Rahmetli Muhsin Başkan, Allah dostlarını, Allah için çalışan, çaba gösteren herkesi pek severdi. Bunlarla münasebetleri bu zeminde idi.

Sonra çok güçlendiler... Esnaf içinde örgütlendiler, himmet paraları topladılar. Bazen kulak misafiri oluyordum bu faaliyetlerine...

İçimden, nasıl başarıyorlar, helal olsun, bu toplumda para istemek zor iş, insanlar paralarını kolay kolay vermezler diyordum... Hele bizim eski ülkücü diye kendini tarif edenlerin onlarla olan muhabbetlerini ve fedakârlıklarını görünce, bize beş kuruş vermezler ama onlara veriyorlar derdim... Üzülürdüm.

Hatta bir keresinde yan komşumda elli yüz kişilik toplantı yaptılar... Bu hal birkaç kez tekrarlandı ve beni hiç çağırmadılar. Hanıma dedim ki, bunlar beni Müslüman bilmiyorlar mı yoksa? Gülüşmüştük. Sen tutar itiraz eder, muhalefet edersin, o yüzden çağırmazlar dedi.

Sonra, televizyonlarla haşır neşir olunca, tertemiz çocuklar tanıdım içlerinde. Tabanları niyazlı, yüzleri temiz, güzel insanlar olarak göründüler bana. Onlara kötü söz söylemeyi bırakın, kem hal ile bile bakmadım bir günden bir güne.

Soru çalıp, devlette kadrolaşma çabaları gündeme gelince, yakıştıramadım. Yapmazlar dedim. İnanmak istemedim. Ak Partiyle çekişmelerini de, uzun süre birlikte olmuş koalisyon ortaklarının kavgası olarak gördüm. Baskı gördüklerinde, hükümete dönüp, yapmayın dedim, hukukla hareket edin, diye çıkıştım.

Hatta Sayın Cumhurbaşkanı partiye geldiğinde, MOSSAD ve CIA ile işbirliği içindedir bunlar dediğinde, duraksadım inanmak içimden gelmedi.

Derken, 15 Temmuz gecesi, aklımıza, iyi niyetimize, geleceğimize indirilmiş darbe oldu. Amerika’nın kanatları altında rahat hayat sürdüren... İslam üniversitesi kuruyorum diyerek, iyi niyetli insanlardan para toplayan ve bu parayı Amerika’daki iç siyasete yatıran, bu zihniyetin takkesi düştü, keli göründü.

Ama tahribat fazla oldu. Vicdanlarımızdaki tahribatı anlatmayacağım. İyi niyetimizin sömürülmesinden bahsetmeyeceğim. Soru çalıp, hırsızlığın en alasını yapan bu zihniyet, bu topraklar bir daha yeşermemelidir.