Sorgulama ve özeleştiri

Abone Ol

İçinde bulunduğumuz ve yaşadığımız mübarek zaman diliminde yaptığımız ibadetin bir anlamı da nefislere uyarıcı yönde bir çağrıdır. Bireysel düzeyde kişinin şu ana kadar yaşadığı, yapıp ettiği söz ve eylemleri üzerinde bir özeleştiri yaparak, bundan sonraki yaşayışının nasıl olması gerektiği hususunda bir sorgulamaya girişmesidir. Elbette, her bir kişinin aynı tutum içinde bu tür bir özeleştiri ve sorgulamaya ihtiyaç duyup duymayacağı kestirilemez. Çoğunlukla da, on bir ayı izleyen bir aylık süreye yayılan bu ibadetin kendine özgü ruhsal olağanüstülüğü böyle bir işlemin kendiliğinden gerçekleştiği duygusunu vermesi hesaba katılmalıdır. Yani yapılan ibadetin aslında bir sorgulamayı ve özeleştiriyi içerdiği kanaati yaygındır ve bunu bir dereceye kadar olağan saymak gerekir.

Fakat sorgulama ve özeleştiriyle kastedilen bireyler üstü bir işlemdir. Daha açık söylenirse, Müslüman toplumların uzun bir tarihi süreçte, şu veya bu şekilde temsil ettikleri, deyim yerindeyse, toplumsal kişilik odağında yapılması zorunluluk taşıyan bir sorgulama ve özeleştiridir. Bu noktada, kaçınılmaz olarak bir takım lehte ve aleyhte olan değişkenlere yeni bir gözle yaklaşma iradesinin ortaya konulması ilk şart olarak görünmektedir.

 

Bir defa inanç ilkeleri ve genel olarak ibadetlerin ifası konusunda, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde yaşayan Müslüman toplumlar bakımından tam bir ittifakın olduğundan kuşku duyulmamaktadır. Birtakım duyarlık, algılama, ibadetlerin ifasında farklı tutumların benimsenmesi, kısacası kültürel çeşitliliğin ortaya çıkması bir zenginlik olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bu konulara ilişkin açıklama ve yorum farklılıkları, kültürel çeşitliliğin doğal bir yansıması şeklinde görülmelidir. Ancak, şu önemli kavrayışın temelde belirleyici konumda olduğu unutulmamalıdır. O da, Müslüman toplumların, çeşitli engeller dolayısıyla organik bir bütünlük sağlamamış görünmesine rağmen, inancın bir gereği olarak toplumsal bir bütünlük bilincinin (ümmet olgusunun) derinden derine devingen nitelikte varlığını koruması ve sürdürmesidir.

 

O halde, Ortadoğu Arap dünyasında, belli birkaç dönem ve varolan yönetimler hariç tutulursa, uzun bir tarihi süreçte, söz konusu toplumsal bütünlük sürekli tehdit altında kalmış, dış irade ve güçlerin adeta “piyonu” olmaktan kurtulamamıştır? Bu ve benzeri sorulara, toplum ile yönetim yabancılaşması şeklinde açıklamalar yapılagelmiştir ve bunların toptan reddedilmesi de mantıken açıklayıcı değildir. Hele, sadece dış etkenleri merkeze alarak yapılacak (ki çoğunlukla böyle olmuştur) açıklama, yorum ve değerlendirmeler, sağlıklı bir sonuca götürmez bizi. Üstelik Müslüman kişilik ve kimlik üzerinde olmadık bulanıklığa yol açar bu tutum.

 

Elbette, özellikle Batı dünyasının, kendi içinde yaptığı sorgulama ve özeleştiriyle birlikte, yaklaşık XVI. yüzyıllardan itibaren geliştirdiği bilimsel ve teknolojik devrimlerin desteğiyle uygulamaya koyduğu emperyalist politikalar, Ortadoğu, özelde Arap toplumlarında dağıtıcı bir işlev görmüştür. Petrolün, modern sanayiinin ve sanayi toplumunun temel girdisi olarak işlev görmeye başladığı XIX. yüzyıldan günümüze bu politika adeta kalıcı bir niteliğe bürünmüştür. Burada, yönetimler, batının istemlerine tam olarak uyumlu, hatta hizmet eder nitelikte olacak şekilde denetim altında tutulmuştur.

 

Buna karşılık Ortadoğu Müslüman halkları, bir yandan toplumsal bütünlüklerini sarsıcı sözde inanç ve uygulama farklılığı nedeniyle çatışmaya kışkırtılmıştır. Diğer yandan, zaten zoraki boyun eğdiği yönetimlerin varlıklarına tehlike oluşturmayacak pasif bir güç haline getirilmeye çalışılmıştır. Böylece toplumsal bütünlük bilinci (ümmet bilinci), kendi içinde genişleme, çiçeklenme potansiyelini dışlaştırmada zorlandığı gibi, yönetimler tarafından da verimsiz, üretimsiz bir çark halinde tutulmuştur. Ortaya çıkan olayların temelinde yatan budur, bir başka söyleyişle kabilecilik asabiyesinin bağnaz, ilkel, sefih tutumudur.