Toplumumuzda hemen her alanda bir çözülme yaşanıyor. Bu çözülme farklı alanlarda farklı sonuçlara zemin hazırlıyor. Söz gelimi hemen her konuda israf içindeyiz. Yediğimiz ekmekten zamanımıza her şeyi israf ediyoruz. Geçmişte bir defa alındığında ömür boyu kullandığımız ev araç ve gereçlerinin bazılarının yerini bir kullanımlıklar almaya başladı. Kısacası ‘kullan at’ mantığı yaygınlaşıyor. Tüketim ve israf ekonomisi hayatımızı hükmü altına almış, adeta hepimiz tüketim ekonomisinin robotlarıyız. Sürekli olarak insanların ihtiyaçları körükleniyor, tüketimde yarış eder hale getiriliyoruz. Hatta getirildik bile. Elinde imkânı olanlar bu yarışta elbette önü çekiyorlar ama buna karşılık imkânı olmayanlarda da imrenme ve mukayese ortaya çıkıyor. Ekonomik sıkıntı ve buna bağlı olarak bunalım başlıyor. Bunalımlar herkeste farklı şekilde tezahür ediyor. Kısacası mutluluğu çok fazla tüketmekte gören bir anlayış gelişiyor. Hâlbuki insanoğlunun ihtiraslarının ve isteklerinin sonu yoktur. Yani insanlığın sadece tüketerek mutlu olması mümkün değildir. Mutluluğu kişisel tüketimde arayan buna karşılık zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayanlara destek olmanın mutluluk kaynağı olabileceğini düşünmeyen/düşünemeyen bir toplumda elbette israf başını alıp gidecektir.
Her alandaki israfa pek çok örnek vermek mümkündür. Ama özellikle dünya üzerinde milyarlarca aç insan varken ülkemizde bir yılda 2 milyardan fazla ekmeğin çöpe atılıyor olması sanıyorum toplumsal çözülmedeki gelinen noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Çok eskilere gitmeye gerek yok. Benim çocukluğumda bile bırakın ekmeğin çöpe atılmasını en küçük ekmek kırıntılarının bile çöpe gitmesine izin verilmezdi. Çünkü kültürümüz ekmeği nimet olarak nitelendirir, onun küçük bir parçasının bile çöpe gitmesini nimete nankörlük olarak görürdü.
Kısacası, toplumumuzda insanların birbirlerine tahammülü giderek yok oluyor, şiddet almış başını alıp gidiyorsa, insan aklının almadığı cinayetler günlük olaylar haline gelmişse sadece bu sonuçları dillendirerek meseleye çözüm bulmak mümkün değildir. Gerek israf gerek toplumsal çözülme konusunda sebepleri tespit edip o sebepleri ortadan kaldırıcı tedbirleri konuşmamız ve tartışmamız gerekiyor. Bir takım sonuçlara bakıp, “Bize neler oluyor ” diye sormamız istenmeyen gelişmeleri ortadan kaldırmaya yetmez. Bakıma muhtaç anne, baba ya da çocuk eğer evlatlara ya da anne babaya yük olarak algılanıyorsa bunlara devletin para karşılığı evlatları tarafından baktırması bize göre çözüm değildir. Özellikle kadınlara yönelik şiddetteki tırmanışı sadece erkek egemen bir toplum oluş ile izah etmenin de tutarlılığı olamaz. Bunların temelinde Kur’an medeniyetini terk ederek Batı’nın materyalist medeniyetine imrenme ve onun taklitçiliğine soyunmanın yattığını görmek, durumundayız.
Taklitle medeniyet olmayacağı gerçeğinden hareket ederek kendi değer yargılarımızı yeniden keşfetmek durumundayız. Kendi değerlerimizi geri plana iterek taklitçiliğe soyunmanın bizi getirdiği nokta maalesef çözülme ve başkalaşma olmuştur. Biz biz olabildiğimiz takdirde tutarlı olabileceğiz, her türlü israftan kurtulup ‘Şükür Medeniyetini’ yeniden inşa edebileceğiz.