Son nefes ve ölüm

Abone Ol

Bismillahirrahmanirrahim

Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a hamt, Peygamberimize, âline ve sahabelerine salât ve selam ederiz.

Bir Müslüman’ın, Allah’tan güzel niyazlarından birisi de Hz. Yusuf’un lisanıyla aktarılan dua olmalıdır. Yusuf 101: “Ey Rabbim! Bana mülk ve saltanat verdin, olayların altında yatan gerçekleri kavrayıp, açıklama bilgisi de verdin. Ey gökleri ve yeri yaratan, Sen dünyada da ahirette de benim velimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat.” Ne güzel dua değil mi? Ve Allah Müslüman kullarından hayat ve ölümle ilgili olarak şu emre uygun davranmalarını hükmetmiştir. Ali İmran: 102: “Siz ey iman edenler; mutlaka Allah’tan kıvamında ittika ederek yolunuzu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışın ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” Millî Görüş hareketinin önde yürüyenlerinden, Erbakan Hocamızın kadim yol arkadaşı M. Recai Kutan abimiz de, dünya imtihanını tamamlayarak, ahiret hayatına, ölüm denilen bir vasıta ile hicret eyledi. Ölüm denilen hakikat, inanan, inanmayan, adil, zalim herkesin karşısında boyun eğdiği ilahi bir kanundur. Hayatı da, ölümü de yaratan Allah’tır. İlk nefes de, son nefes de Allah’ın takdiri ve izni iledir. Vakit tamam olunca, başkaları için devam eden zaman, vakti tamam olan için duruyor. Allah Recai abimize rahmet eylesin, şahit olduğumuz salih amellerini kendisine kusursuz yoldaş eylesin. Arkasında birçok cari sadaka bıraktığına şahidiz. Bu cari sadakalar, onun amel defterini açık tutacaktır.   

ECEL

Ölüm ecelledir. İnsan, ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır. Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Ruh; dünyada bir imtihan hayatı geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insanoğluna, anne karnında dört aylık cenin iken üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılmasıyla da ölüm gerçekleşir ve kabir hayatı başlar. Kıyamet koptuktan sonra, yeniden dirilişin ardından, ebedi ahiret hayatı başlayacak olan insanoğlu, dünyadaki inanç ve amel durumuna göre cennet veya cehennemdeki ebedi hayatta yerini alacaktır. Kâinat için esas olan hayattır. Varlıklar, var olmadan önce ölü idiler. Ruh ile diri olanlar, ruhun bedenden ayrılmasıyla ölmüş oluyorlar. Allah’ın tayin ettiği ecelin dışında ölüm gerçekleşmez. İnsan için dünya, ahiret hayatının tarlasıdır. Bunun için insan dünya hayatında, ahireti için çalışır. Öldükten sonra, dünyada iken amelleriyle yazdığı kitabını karşısında görür. Bu görme olayı, ölümle birlikte kendini gösterir. İslam’la Kur’an’la, peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, manen ölüdürler. Kur’an’da bunun için: “Sen ölülere duyuramazsın”, “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin" buyrulur. Böylelerinin kalpleri kararmış, duyma ve görme güçleri yok olmuştur. Kâinatın muhteşem ahenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Bir Müslüman, ölümün daha güzele doğru bir değişim olduğunu idrak eder; kabir âleminin dünyadan, ahiretin de kabir âleminden daha güzel ve mükemmel olduğunu bilir. O yüzden ölüm, yeni bir mükemmelliğe, güzel bir değişim ve dönüşüme atılan adımın adıdır. Ölümü kabir hayatı takip edecek ve dirilişle, daha ileri bir yaratılışla insan yeniden beden ruh beraberliğine kavuşacaktır. İnsanı ölümden eceli korur, eceli gelence de ölüm onu, nerede olursa olsun bulur.

ÖLÜMDEN SONRA

Ölümden sonra hesap gününün olması ve dünya hayatının süsü olan nimetlerin cazibesi kişiyi ölümden korkutur hale getirir. Her insan, amelinin karşısına nasıl çıkacağı endişesiyle hayat sürer. İslam’ca bir hayat düzeni ile Allah’ı razı etme peşinde koşan bir kula, Azrail güzel görünür ve kişi ölümün korkutan yüzüne tebessüm eder. İslamsız bir hayat düzeni ile Allah’ın gazabına koşan bir kimseye ise Azrail kötü ve çirkin görünür ve bu anda kaçacak bir yer, kendini kurtaracak hiçbir sığınak bulamaz.Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur. Dünya nimetlerinin şatafatı, asıl ahiret hayatının hakikatini perdelediğinde insanlar ölüm sonrası hayat için değil de hâlâ ölümden önceki hayat için mücadele vermeye ve hırs göstermeye devam eder. Böyle bir insan kulluğunu unutur, halifelik görevini umursamaz, emanetlere hainlik eder ve yeryüzünü ifsat eder. İşte böylesi insanların hesap gününde “keşke biz de toprak olsaydık” demelerinin hiçbir anlamı olmayacaktır.

YETİŞİR

Nerede olursak olalım; sarp ve sağlam kalelerin içerisinde olsak bile, ölüm bize yetişir.

İslam’ca düşünmeyenler, ölümü ecele değil sebeplere bağlarlar. Allah tedbir almayı farz kılmıştır, ancak hiçbir tedbir, takdiri değiştirmez. Ali İmran 156: “Ey iman edenler; kardeşleri yola çıktıklarında veya savaşa katıldıklarında onlar hakkında: ‘Bizim yanımızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi’ diyen inkârcılar gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerine bir hasret olarak yerleştirdi. Dirilten de, öldüren de Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”

Ölümün tek bir sebebi vardır, o da ecelin gelmesidir. Ölüm gerçekleştiği an pişman olanlardan olup “beni dünyaya bir kere daha gönder de iyi bir kul olayım” diyenler gibi olmamak için, içinde bulunduğumuz anın kıymetini bilmek gerekir. İslam’ca düşünüp yaşamayı sürekli olarak tehir edenler, sonunda helak olurlar. Peygamberimiz; “Yarın yaparım diyenler helak oldu” buyurmuştur. Doktor, hastasına; “şu kadar zamanın kaldı, öleceksin” dediğinde, İslam’ı bilen bir hasta, son günlerini Allah için iyi geçirmeye çalışır. Hâlbuki Rabbimiz defalarca “öleceksiniz” diyor da bizler, bu sözü hiç umursamıyoruz. Vakit öldüren ölülerden değil, İslam’ca eylemlerle vakitlerini dirilten, dirilerden olalım. Selam hidayete tabi olanlara…