Son asrın NAZİF kalemi

Abone Ol

Her ne kadar, Jön Türkler belasına bulaşmış olsa da vatansever, ümmetçi ve Osmanlı müdaafî kişiliğiyle tanınır. Fikriyatı kuvvetli, kültürlü bir aileden gelen Süleyman Nazif, memuriyetten valiliğe kadar yükselmişse de, hizmetlerinden ziyade kalemiyle şöhret bulmuştur.

Verilecek imtiyazı, kanımızla bozarız

İttihat ve Terakki belasının Osmanlı’yı yıprattığı dönemde 26 yaşındaki devlet memuru Diyarbakır’dan İstanbul’a bir telgraf çekiyordu. “Biz her türlü kurtuluş ümidini ve selametini 14 asırdan beri İslam Hilafeti’nin şefkat ve adaletinden bekleriz. Kötü niyetli yabancılar tarafından dakika dakika şımartılmakta ve Müslüman ahaliye nispetle hakikaten yaşlı ve az miktarda bulunmakta olan Ermenilere, Avrupa devletleri tarafından verilecek imtiyazın yazı ve sahifelerini kanımızla bozacağımızı birlik olarak beyan ederiz.” şeklindeki sözler Osmanlı’nın genç memuru Süleyman Nazif beye aitti. Muharrir, şair ve devlet adamı Süleyman Nazif’in vefat yıldönümü vesilesiyle hazırladığımız sayfamızda, Osmanlı’nın son yıllarından kesitler bulacaksınız.

SÜLEYMAN  Nazif, Ocak 1869’da Diyarbakır’da dünyaya geldi. Babası, şair ve tarihçi Said Paşa, annesi de bir aşiret liderinin kızı Ayşe hanımdır. İlk tahsilini memleketinde yapan, bu arada babasından Arapça ve Farsça öğrenen Süleyman Nazif Bey, daha sonra kendi gayretiyle Fransızca’yı da öğrenmiş ve 15 yaşında Diyarbakır’da memuriyete başlamıştır. Memuriyette valiliğe kadar yükselmişse de, hizmetlerinden ziyade kalemiyle şöhret bulmuştur. 

ÇOCUKLUĞUNDA 93 HARBİ’Nİ YAŞADI

Babasının görevi sebebiyle gittiği Maraş’ta Bayezid Camii’nde bir hocadan elif-ba’yı öğrendi. Kur’an-ı Kerim’i 4 ayda hatmederek, 1876’da yedi yaşındayken Diyarbakır’a geri döndü. Yaklaşık bir yıl sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun üzerine kara bir bulut gibi “93 harbi belası” çöktü. Bu harbin neticesinde Hıristiyanları korumayı bahane eden Ruslar, bir yandan Erzurum’a, diğer yandan İstanbul Yeşilköy’e kadar dayandı. Tuna, Kırım, Kafkasya boşalmış, İslam coğrafyası kan ağlar hale gelmişti. Savaş ve sonrasındaki şahit oldukları, çocuk yaştaki Süleyman Nazif’in belleğinde derin izler bıraktı. 

BABAMI TAKLİT HEVESİ BENİ YAZAR VE ŞAİR OLMAYA SEVK ETTİ

Sultan İkinci Abdülhamid döneminde,  babası Mardin Valisi olmuştu. Eğitim seferberliği henüz başlamış, mekteplerin hali içler acısıydı. Babasının ilim ve edebiyat meclislerinde büyüyen Süleyman Nazif için bu toplantılar kültür ve sanat zevkinin mayasını teşkil ediyordu. Nitekim, “Babamı taklit hevesi beni yazar ve şair olmaya sevk etti” diyecekti ileriki yıllarda. Süleyman Nazif, 23 yaşındayken babasını kaybetti.  

İstanbul ve Avrupa’daki gelişmeleri Diyarbakır’da devlet memuruyken gazetelerden takip etmeye çalıştı. Memuriyette, Diyabakır Salnamesi’ni yazdı. Bir yandan vilayet matbaasını yönetiyor, diğer yandan Diyarbakır Gazetesi’nde başyazarlık yapıyordu. Ekim 1894’te Ermeni çetelerinin zulmü başlamıştı. Aynı yılın Aralık ayındaki kolera salgını, Ermenilerin oraları terk etmesini sağlamış, salgın bitince yeniden Diyarbakır’daki azgınlıklarına devam etmeye başlamışlardı. 

Çevresindeki olaylara seyirci kalamayan Süleyman Nazif şark vilayetlerinde Ermenistan kurulmasına yönelik gayretleri, 30 ekim 1895’te İstanbul’a bildiren bir telgraf çekti. Henüz 26 yaşında olan Süleyman Nazif’in telgrafında şu sözler yer alıyordu: “Biz her türlü kurtuluş ümidini ve selametini 14 asırdan beri İslam Hilafeti’nin şefkat ve adaletinden bekleriz. Kötü niyetli yabancılar tarafından dakika dakika şımartılmakta ve Müslüman ahaliye nispetle hakikaten yaşlı ve az miktarda bulunmakta olan Ermenilere, Avrupa devletleri tarafından verilecek imtiyazın yazı ve sahifelerini kanımızla bozacağımızı birlik olarak beyan ederiz.”

“JÖN TÜRKLER MODASI”NA UYDU

Devlet memurluğundan istifa ederek geldiği İstanbul’da 3 ay kaldıktan sonra o günün modası haline gelen kaçma hastalığıyla kendini Paris’e attı. Orada Jön Türkler’e katıldı. Yine o dönemin modası Jön Türkler’le birlikte Ermeni, Bulgar ve Rumların  ortak tehdit olarak gördükleri Sultan İkinci Abdülhamid aleyhindeki faaliyetlerde yer aldı. Sultan İkinci Abdülhamid’e saldırmak o dönemde pek modadır. Meşveret,  Mizan, Kanuni Esasi ve Osmanlı isimli gazetelerde Sultan Abdülhamid’e muhalif yazılar kaleme alan Süleyman Nazif, kısa bir süre Paris’te yaşadıktan sonra İstanbul’a geri döndü. İstanbul’a dönme sebeplerinden biri Sultan İkinci Abdülhamid’in Jön Türkler’e olan şartlı çağrısı, diğeri de Jön Türkler’in Batı hayranlığıydı. Çünkü Süleyman Nazif “Vatansever, ümmetçi ve Osmanlı” olarak tanımlıyordu. 

İSTANBUL, BURSA VE İSTANBUL

Vilayet Mektupçusu olarak 28 yaşında 1898’de Bursa’ya gönderildi. İttihatçılarla anlaşamamış ancak imparatorluğun yarınlarından da ümitsiz bir hali vardı. Bu arayışla gittiği Bursa’dan Servet-i Fünun’da vatan ve millet sevgisini anlatan yazılar kaleme aldı. Mümkün olduğunca İttihatçılar’dan uzak durdu.

1908 sonrası şiirlerinde ve yazdıklarında halkın inanç ve düşüncelerini anlatan, yazılar kaleme aldı. İkinci Meşrutiyet’in 1908’deki ilanıyla İstanbul’a geri döndü. Osmanlı Gazetesi’nde ve Yeni Gazete’de yazıları yayınlandı. 

İkinci Meşrutiyet’i müteâkip Basra, Kastamonu, Trabzon, Musul ve Bağdad valiliklerinde bulunmuş, daha sonra çalışmalarını tamamen gazeteciliğe hasrederek Tasvir-i Efkâr’da yazmış, “Hak” ve “Hâdisat” gazetelerini yayınlamıştır.

“Kara bir gün”

Süleyman Nazif Bey, meşhur “KARA BİR GÜN” yazısının muharriridir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’a giren şımarık Fransız generali Franchet d’Espre’nin küstahlığı dolayısıyla yazılıp, “Hâdisat” gazetesinde neşrolunan bu meşhur makale, Süleyman Nazif Bey’i o küstah Fransız generalinin karşısına çıkarmış ve küstah Fransız generaline makalesindeki ağır uslûbla: “Ben, bu yazımdan dolayı sizden afv istemiyorum, çünkü vazifemi yaptım. Fakat siz bir Fransız generali sıfatiyle vazifenizi yapmadınız. Fransa’nın ve tarihin sizi affetmesini arzu ederim” diyerek düşman karşısında ezilip büzülmemiş,” daha sonra aynı cesaretle 23 Ocak 1920 günü üniversitenin konferans salonundaki “Piyer Loti Günü”nde de işgal kuvvetlerine çatmış ve rivayete göre, onun Malta’ya sürülmesine üniversitedeki bu konuşması sebep olmuştur.

İNGİLİZLER, İNSAN ETİ YEDİRİR Mİ?

MALTA’DA acı günler geçiren ve yurda dönüşünde gazeteciliğini Sedat Simâvi’nin “Resimli Gazete”sinde sürdüren Süleyman Nazif Bey, 5 Ocak 1927 tarihinde vefat etti. Cenazesini bir hayır kurumu kaldırmış, Edimekapı Kabristanı’ndaki mezarını ise İstanbul Belediyesi yaptırmıştır.

Şair, gazeteci, muharrir ve idareci olarak tanınan Süleyman Nazif Bey, aynı zamanda fıkra ve nükteleriyle de şöhret bulmuştur. İşte bir kaç örnek:

“KİNİM” VE “DİNİMDİR”

Süleyman Nazif Bey merhum, “Hâdisat” gazetesini yayınladığı günlerde, odasına, bir tarafında Akropol’un, diğer tarafta Ayasofya’nın resimleri bulunan Yunanlıların «Megola İdea» haritalarından birini asmış ve Akropol’un altına “kinim”, Ayasofya’nın altına da “dinimdir” kelimesini yazmıştır!.

İNGİLİZ İNSAN ETİ YEDİRİR Mİ?

Malta’dan dönüşünde bir gün, Şair Ahmed Haşim’e rastlayan Süleyman Nazif Bey, Malta’daki ıstırabın derecesinden bahisle, İngilizlerin esirlere, konservenin ilk icad olduğu devirden kalma konserveler yedirdiklerini söyler. Ahmed Haşim: “İnsan etinden mi?” diye sorunca: “Yoook” der. “İngilizler hiç insan etini başkalarına yedirirler mi?!..”

Fırâk-ı Irak isimli Kitabından

Revân-ı pâk-i Muhammed semâda giryândır,

Muhalledâtını islâm’ın ettiler tahrif:

Îmâm-ı A’zam’ın âfâk-ı ictihâdında

Eder mücâdele nâkûs ile ezân-ı şerif!..

Babasının ilim ve edebiyat meclislerinde büyüyen Süleyman Nazif için bu toplantılar kültür ve sanat zevkinin mayasını teşkil ediyordu. Nitekim, “Babamı taklit hevesi beni yazar ve şair olmaya sevk etti” diyecekti ileri ki yıllarda. Süleyman Nazif, 23 yaşındayken kaybettiği babasını şu sözlerle anlatır: “Babam İslami ilimleri, mükemmel ve muntazam surette tahsille icazet almış ve vermiş, matematikle meşgul ve Fransızca’ya o lisanda yazılmış eserleri anlayacak kadar vakıftı. Oruca ve namaza uyan pek dindar bir adamdı. İslam’ın esaslarına uymayan bir şeyi ne görmeye tahammül ederdi ne de işitmeye…”

KRONOLOJİ

1 OCAK

Çekoslovakya; Çek 

Cumhuriyeti ve Slovakya 

olarak ayrıldı (1993).

Takvim ve saatte yapılan 

değişiklik yürürlüğe girdi 

(1926)

Çin’de binlerce öğrencinin 

Tianenman meydanında 

yürümesi (1987)

2 OCAK

Rodos’un Fethi (1523).

8 Mart 1961’de kurulan 

Basın İlan Kurumu Kuruluş. 

Yasası çıkartıldı (1961).

3 OCAK

Küba ile ABD Arasında 

Diplomatik İlişkilerin 

Kopması (1961).

4 OCAK

Osmanlı-İsveç Savunma 

Antlaşmasının imzalanması 

(1740).

5 OCAK

Osmanlı-İngiltere Arasında 

Çanakkale (Kal’ayı 

Sultaniyye) Antlaşması’nın 

imzalanması (1809).

6 OCAK

Eski Dışişleri Bakanlarından 

Tevfik Rüştü Aras’ın ölümü 

(1972).

IV. Mehmet’in Edirne’de 

Ölümü (1693).

7 OCAK

İngiltere’nin, Çin Halk 

Cumhuriyeti’ni resmen 

tanıması (1950).

Sadrazam Mustafa Reşit 

Paşa’nın Ölümü (1858). 

Demokrat Parti kuruldu 

(1946).

10 OCAK Osmanlı Devleti ile Rusya 

Arasında Yaş Barış 

Antlaşmasının imzalanması 

(1792).

12 OCAK

Osmanlı Mebusan 

Meclisi’nin son toplantısı 

(1920).

Milli Gazete’nin kuruluşu 

(1973).

15 OCAK

Siyonist İsrail askerlerinin 

Mescid-i Aksa’yı basması 

(1988).

16 OCAK

III. Murat’ın ölümü; III. 

Mehmet’in tahta çıkışı 

(1595).

17 OCAK

Körfez Savaşı’nın başlangıcı 

(1991).

21 OCAK

Padişah III. Mustafa’nın 

ölümü; I. Abdülhamit’in 

tahta çıkışı (1774).

Rodos’un Fethi (1522).

23 OCAK

İttihatçıların Babıali Baskını 

(1913).

Süleyman Nazif’in vefatı 

(1920)

Vietnam’da barış (1973).

25 OCAK

Sırp Sındığı Zaferi (1364).

26 OCAK

Kazım Karabekir’in vefatı 

(1948).

Karlofça Barış

Antlaşması’nın imzalanması 

(1699).

27 OCAK Osmanlı Devleti’nin

kuruluşu (1299).