Kendisini muhafazakâr olarak tanımlayan AK Parti iktidarının AB sevdası, bu yola ta baştan baş koyduklarını itiraf edenlerden bile çok daha ileri düzeyde devam ediyor. Türkiye’ye kapıkulu muamelesi çeken, siyasetçilerimizin yapacağı miting, gösteri ve toplantıları bile sabote etmekten geri kalmayan Avrupa Birliği ülkeleri, bir nevi bizleri emir eri gibi görüp yüksek perdeden emir vermekten çekinmiyorlar. Hollanda’da Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’ya yapılan demokrasi dışı muameleyi unutmadık. Bu hadise, bir bakıma Avrupa Birliği’nin karanlık yüzünü ortaya koyan dramatik ve travmatik bir olaydı. Duruma karşı her türlü cezai tedbirin alınacağını söyleyen iktidar partisi, olayın soğumasından sonra ağzını bıçak açmayan bir pozisyona bürünüverdi.
Batı medeniyetinin üzerinde yükseldiği temeller, sömürge, kan, gözyaşı ve korku imparatorluğu temelleridir. Tarih boyunca, Batı’nın özellikle Ortadoğu, Kuzey Afrika ve İslam coğrafyasında, müthiş kıyımlar yaptığı, bu kıyımların neticesinde sömürge dinamikleri oluşturduğu bölgelerde, her türlü yer altı ve yerüstü kaynaklarını kendi ülkelerine transfer ettiği, kurduğu kölelik sistemiyle kendisine bir refah ve mutlu bir keyif memleketi inşa ettiği görülmektedir. İngiltere’ye, üzerinde güneş batmayan ülke denilmesinin temelinde, sömürülen ülkelerin dünyanın her coğrafyasını kuşattığı gerçeği yatmaktadır. Sadece İngiltere mi? Fransa, İtalya… Girdikleri her coğrafyada, yüzyıllar boyunca insanların emeklerini, ülkelerin zenginliklerini bir vantuz gibi emerek, kendi ülkelerinde refah klanları inşa etmişler, üstelik bu ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmak için yaptıkları mücadelelerde ise öylesine vahşet sergilemişlerdir ki, bugün bile sinema versiyonlarını izlediğimizde yüreklerimiz sızlamakta, bu vahşiliklere rahmet okumaktayız. Batı medeniyeti güçlüdür… Batı medeniyeti müreffeh bir yaşamın eserlerini sergilemektedir… Batı medeniyeti batmaz… Batı ülkelerinin ekonomileri sağlam temeller üzerinde yükselir… Bütün bu tezlerin, tamamen boş olduğu, içinin boş bir balon olduğu yavaş yavaş anlaşılıyor. Batı medeniyeti, hak etmediği refahın faturasını ve bedelini elbette ödemek zorunda kalacak.
Bugün Suriye sınırımızda 3 milyon mülteciyi ağırlıyorsak, Batılılar ise yaşanan insanlık dramına seyirci kalmayı yeğleyip, sınırlarına dayanan mültecilere insanlık dışı muameleler yapıyorsa, elbette bir yerlerden patlak verecek olan sosyal dram, Batı’nın da bir şekilde uykusunu kaçıracak.
Hani bir siyasetçinin ifade ettiği gibi, “Türkiye, yüzünü doğuya çevirmiş, dümenini ise Batı’ya çevirmiş bir ülke” pozisyonundan yıllar yılı kurtulamadı. Ülkenin dümenine geçen her iktidar, öncelikle AB hayaliyle siyasi hamlelerini yaptı. Oysa yüzümüzü çevirdiğimiz Doğu potansiyelini kullanmayı hiç hayal etmedik. Bu sebeple de bu coğrafya ile doğru dürüst ilişkiler kurmadık, ticari hamlelerini geliştirecek süreçleri yönetmedik. Bizi kapıkulu gibi kapısında bekleten Batı’nın söylediği tezler çerçevesinde siyasi manevralarımızı, diplomatik girişimlerimizi hep bu yönde gerçekleştirdik.
Elbette bu yönde atılan adımlar oldu. Merhum 54. Hükümet’in Başbakanı ve Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın D-8 girişimi, bu yönde atılmış en ciddi, en güzel ve en doğru adımlardan birisiydi.
Arap Baharı gösterdi ki Türkiye, her ne kadar ciddi bir şekilde ilişkilerini ihmal etse de, Ortadoğu coğrafyasında hala “gizli bir lider ülke” pozisyonunu ikame etmektedir. Önemli olan bu pozisyonu ciddi bir şekilde tahkim etmek, siyasi, iktisadi, kültürel ve sosyolojik olarak bu ilişkileri daha da üst düzeye çıkartacak bir boyutu yakalayabilmektir.
Türkiye bu süreci başarıyla yönetebilir mi?
Hak edilmemiş refahın faturasını ödemek için sırasını bekleyen Avrupa Birliği ülkelerinden bir adım önde girdiğimiz bu kulvarda, gelecek bizim ellerimizde şekillenecek.