AK Parti’ye dönük eleştirilerin odak noktasında hiç kuşkusuz tarikat ve cemaatler ile kurduğu ve akçeli olmakla itham edilen ilişkiler yer almakta.
Neredeyse tüm tarikat ve cemaatlerin seçim arefesi vb. kritik zamanlarda aniden milli irade nitelikli açıklamalar yapmaları vaka-i adiye haline geldiğinden bu biraz “kaçınılmaz son” oldu aslında.
Siyasetin şerrinden Allah’a sığınılması gerektiğini iddia edenler ya da siyaseti küfür ile eşdeğer görenler bile son on-on beş yıldır siyaset sahnesinden inmez oldu.
Hal böyle olunca da, AKP’ye yöneltilen bütün eleştiri okları, onu savunmayı varoluşsal gaye edinen tarikat ve cemaatleri bir perde gibi yırtık pırtık hale getirdi.
Hele hele FETÖ süreci bu durumu çok daha pekiştirdi ve bugün ne yazık ki, tarikat ve cemaatler itibar bakımından epey yara aldılar. Bugün bu yapıları eleştirmek, aşağılamak sıradan bir hadise haline geldi.
Ancak konu ile ilgili bazı hususlara dikkat çekmekte yarar görüyorum.
Birincisi; tarikat ve cemaatlerin mevcut hali üzerinden okuma yapmak aldatıcı olabilir. Evet bu yapılar içerisinde çok büyük hatalar var. Ancak bu yalnızca tarikat ve cemaatlerin yaşadığı bir çözülme değil, topyekûn bir gerileyiş ile ilgilidir.
Maddi ve manevi gelişimi birlikte yürütemeyen kişilerin başına gelen travmatik, uyumsuzluk halidir yaşanılanlar. Bir de bunun üzerine alışılageldik sağcı refleks eklenince tam anlamıyla psikoz durumu ortaya çıkmaktadır. Bu hali eleştirenlerin dahi yaşantı bakımından büyük farklılıkları bulunmamaktadır zira. Örneğin “bizim mahallenin yeni yetme PUBG oynayan gençlerinin kaç tanesi bir halka-i zikre katılmıştır ya da bir rabıta-i mevt yapmıştır” desek cevap almayı bir kenara koyalım sorunun anlaşılmama ihtimalinden endişe eder hale geldik.
Nefsiyle cehd yalnızca edebiyat söyleşilerinde ya da kafe ortamlarında yürütülen İslami içerikli muhabbetler ile olmuyor malum. Gece namazı kılıp, yalnız kaldığında seccadenin üzerinde ağlamak da gerekiyor.
İkincisi; sözlü geleneğe sahip İslam inancının bugünlere ulaşmasında tasavvuf geleneğinin katkısı yadsınamaz boyuttadır. Anadolu’da tebarüz eden irfan ocakları bu geleneğin eseridir. Devletlerin kurulmasında, toplumsal hayatın şekillenmesinde hatta Cumhuriyet sonrası örneğin Milli Görüş hareketinin başlangıcında dahi tezkiye mekânı dergâhların öncülüğü söz konusudur.
Üçüncüsü ise asırlardır Anadolu’ya kök salan bu damarı, bugününe bakarak zedeleyici ithamlarla itibarsızlaştırmayı maharet sayanlar ya da farkında olmadan bu değirmene su taşıyanlar acaba bu damarın yerine neyi kurgulamaktadır?
Tasavvufun tarikatın var olmadığı yerde oluşan boşluğu neyle doldurmayı planlamaktadırlar?
Evren boşluk kabul etmez… Siz boşaltırsanız başkaları hazırda bekler, gelir doldurur. Nitekim mezhepsiz, meşrepsiz, bağlantısız bireysel Müslüman tipi yeni bir tür olarak, yeni bir cemaat olarak büyüyor şu aralar.
Erbakan Hoca’nın kendisine ve partisine karşı tüm yaptıklarını bildiği halde siyasi hayatının tüm evresinde bu yapılara yönelik nasıl bir yaklaşım sergilediğini unutanlara hatırlatacak çokça tecrübemiz (Nurcular Konseyi, Hakyol vb.) bulunmaktadır aslında.
Bunları yeniden yeniden hatırlamak gerekiyor sanırım.
Aksi takdirde basılan zeminin altına dinamit koyma yanlışına düşülme potansiyeli bulunmakta.
Son olarak, konunun bir başka açısına dikkat çekelim diye soruyla bitireyim yazımızı.
Cevaplarınızı beklerim mesaj ya da mail yoluyla.
Tarikat cemaat deyince akla hemen sağ diye tarif edilen kitle geliyor. Peki, ya sol taraf? Solun da tarikatları var mıdır Türkiye’de?
Biraz tefekkür edelim birlikte.