Her yıl toplandıkları sofra başında yine tatsızlıklarla oruç açacaklarını biliyorlardı. Kardeşlerdi ama birbirlerine en uzak noktada idiler. Sofra, savrulmalarını önleyemiyor, bir araya toplanmış görüntülerinin koca bir yalandan ibaret olduğunu bir kere daha anlatmakta idi.
Onlar mı yemek yiyecekti, yemek mi onları yiyecekti belli değildi.
O gün anne bahçeyi yıkamış, asma çardağı altına sofrayı kurmuş, bumbar doldurmuş, hayatının en güzel günlerinden biri idi. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi bir üzüm salkımı gibi çocukları masanın etrafına sıralanmışlardı. Hepsi çok mutlu idi, şen kahkahalar bahçeyi inletiyor, annenin ağrılı dizlerine bu mutluluk nidaları adeta derman olmakta idi.
İftar açıldı, tatlılar ve çaylara sıra geldi, koyu bir muhabbet başladı. Küçük kızın elinden telefon düşmüyordu, devamlı bir yerlere mesajlar yolluyordu, aslında kardeşleri ile konuşmak zorunda kalmamak için telefona sarılmakta idi. Küçük dense de kırklı yıllarında idi, kardeşleri ile ilgisi hiç yoktu, mesajları bitince bu kez telefonu ile fotoğraf çekmeye başladı, kocasına sarılıyor, omuzlarına yatıyor, ya da kalkıp manolya ağacının altında eşi ile ardı ardına selfiler çekip, face de paylaşmakta idi. Annenin yüreği daralmıştı. Ortanca kızı eşinden ayrılmış, boynu büküktü, sık sık kalkıp sigara içmekte idi, morali çok bozuktu, herkesin fark ettiği bu hüznü acaba küçük kızı neden idrak edemiyordu ki, ablasının yaralarına tuz basarcasına eşi ile sofrada bu kadar yakınlaşmakta idi.
Derken büyük oğlu lafı üniversite sınav sonuçlarına getirdi, ağzı kulaklarında olması gerekirken derdi dünyalardan büyüktü:
-Hâlâ anlayamıyorum, üç soru ya, üç soru daha doğru cevaplasa idi, şimdi Türkiye birincisi olarak adı gazetelerde idi. İnanın kalbim sıkışmakta, kaderin böyle kötüsü olabilir mi Elmas madeni gibi davrandığı çocuğunun ailenin tek gündemi olmasını istemekte idi. Oysa sofrada aynı yaştaki yeğeninin çok kötü puan aldığı için karalar bağladığının farkında bile değildi dayı. Akranlar arası uçurum da had safhada idi. Annenin tansiyonu, şekeri fırlamış, intiharı bile düşünen torununun davete katılmayı istemediğini, saatlerce telefonda konuşarak onu buraya getirebilmek için alnının derisinin çatladığını. Dayısının kendi çocuğu ile ilgili alakanın kesilmesine tahammülü olmadığı için, bir müddet sonra yine o üç sorunun lafını edip yaralarına bıçak soktuğunu acaba ne zaman anlayacaktı. Kahır dolu torunu, önündeki tabaktan tek lokma yiyememişti.
Büyük damadının aklı fikri de sokağa park ettiği cipinde idi, iki de bir sofradan kalkıp arabasını kontrol ediyor, sonra yerine döndüğünde:
-Dünyada mekân ahirette iman derler ya, eksik söylemişler, dünyada binit de demeli idiler. Hani bazıları ayağımızı yerden kesiyor ya diye hem külüstür arabaya binip hem övünmüyorlar mı sinir oluyorum. Yok, arkadaş; evden de önemli, araban çok kaliteli olmalı aha büyük söylüyorum, çapsız bir arabaya binmektense ayağım yerden kesilmesin, yürüyerek gidip geleyim ama aracım kalitesiz olmasın. Onun bu üst perdeden konuşmaları küçük oğlunu incitmekte idi, zira eniştesinin hedef tahtasında kendisi vardı, her sofra buluşmalarında bu sevimsiz araba muhabbeti olmak zorunda mı diye düşündü anne.
Eniştesinin mal varlığının yoksul kocasını ezdiği için aslında küçük kızın o fotoğraflara sığınması bir kamuflajdı, anne her şeyin farkında idi, küçük kız da şöyle mesaj vermekte idi, siz istediğiniz kadar zengin olun ama bizim de dağ gibi sevgimiz var. Oysa büyüğe ders verirken ortanca ablasını üzmekte idi çünkü yılların yuvası yıkılmış, kederli çocuklarla hüzün sarmalında kalmıştı, evladı.
Artık bu lafları dinlemekten usanmış, çocuklarının birbirlerine ördüğü duvarların yüksekliği ile sofrada toplansalar bile dikenli tellerle birbirlerinden ayrı olduklarını görmekte idi.
Sonra buna da şükür dedi, adı gibi bilmekte idi ki, kendisinin buradan öte bahçesine yollanması ile bu sofralar bir daha asla kurulmayacaktı. Çocuklarının birbirlerinden hiç hoşlanmadıklarının farkında idi. Bir ara hüzünle kendisinin duyabileceği kısık bir sesle mırıldandı:
-Belki de bu son sofradır, benden sonra kimsenin sofra kurmaya hiç niyeti yok.
Mine Alpay