Sizin hiç kediniz oldu mu?

Abone Ol

Kent hayatı sadece evsizler oluşturmakla kalmıyor, sokak hayvanlarını da kendi kaderine terk ediyor. Sokaklarda aç susuz dolaşan kedi ve köpeklerin varlığını umursayan o kadar az sayıda insan var ki. Kaldırımlara, kapı önlerine bir tas su, yiyecek üç beş parça bir şey konulsa emin olun bu mesele kendiliğinden çözülür. Sokağa çıkan çocuğunuza “iyilik seferberliği” adına gösterecek bir şeyiniz olur hem. Hayvanlara merhameti olmayanların insanlara karşı şefkat ve merhameti nasıl olsun? Sokağında sahipsiz hayvanları besleyip barınmalarına yardımcı olan birinin insanlara karşı sorumluluğunu yerine getirmesi konusunda hiçbir endişe duyar mısınız? Elbette ki hayır.

Kapısının önündeki kediye köpeğe tahammül edemeyen kişiye, “Bu kedinin şu köpeğin burada işi ne diye şikâyet ediyorsun, siz bir yer söyleyin oraya götürelim bu zavallı hayvanları?” diye bir çözüm isteseniz emin olun söyleyebileceği tek kelime yoktur. Bu dünyayı sadece kendisinin zannettiği için kendisinin dışında hiçbir varlığın hayat hakkının olmadığına inanır. Hayvanların da bizlerin üzerinde hakları vardır. Bu savunmasız varlıkları insanlığımızı kendi üzerimizde onlarla sınamak için emanet aldığımızı nasıl unuturuz? Elbette bir semtin resmi birim ve kurumları insan hayatından sorumlu oldukları kadar hayvan dostlarımızın hayatlarından da mesuldürler. Bu konuda kişisel çabanın yetmediği noktalarda mahalli yöneticiler devreye girmelidir. Fakat resmi sorumluluklar insanî çizgiyi çiğnemeden yerine getirilirse daha hassas davranılmış olur.

İnsanların vicdanî sorumluluklarını büsbütün resmi yetkililere havale etmeleri büyük bir değerler aşınması ve merhamet yoksunluğuna yol açabilecektir. Birlikte yaşamanın içerisine hayvanlar da dâhildir. Kimi zaman insanların bireysel gücü hayvanların korunup kollanması için yeterli olmayabilir. Sağlık, emniyet ve ölüm gibi durumlarda devletin imkânları hızlı bir şekilde devreye girmelidir. Örneğin bir semtte hayvanlar arasında bulaşıcı hastalık varsa mahalli idarelerin gecikmeden tedbirler alması şarttır. Diğer yandan saldırganlık ve de zarar verme özelliği bulunan bazı cins hayvanların ehlileştirilmesi ya da çevreye zararının önlenme zorunluluğu yine bu konuda resmi sorumluluğu olanları harekete geçirmelidir. Kedi ya da köpeğiniz öldüğünde ne yaparsınız? Çöp konteynırına atmak mı? Bir kenara öylece bırakmak mı? Bu çarelerin hiçbirini vicdanınız kabul etmeyecektir. Öyleyse bir hayvan mezarlığı olması gerekmez mi? Her semtte belediyeler hayvanlar için bir mezarlık tahsis etseler sadece hizmet etmekle kalmayacak eminim hayvanların duasını da almış olacaklardır.

Birilerinin, “Hayvanların da duası mı olurmuş?” dediğini işitir gibiyim. Elbette olur. Onlar bize göre dilsiz olsalar da tabiat ve Allah katında konuşmaktadırlar. Bakışları, duruşları dua değil de nedir!? Peygamberimizin kuşu ölen bir çocuğun evine taziyeye gidip onu teselli ettiğini de bir hatırlayalım isterseniz. Hayvanlarla ilgili yeni çıkacak yasaların insanca olması bu yüzden çok önemli. Bir de hayvan kelimesini yeniden masaya yatırmak gerekiyor, hangi canlılar hayvan kategorisine giriyor, bunu da iyi tespit etmek lazım.

Hayvanların kendi aralarındaki ilişkilerinde hukuki düzenleme yapmayı gerektirecek bir durum yok. Onlar tabiatın çizdiği hat üzere yürüyüp gidiyorlar. Bütün mesele insan-hayvan ilişkisinde, yani insanın elinin değdiği yerde. Haydi öyleyse, üzerinde rahatlıkla uzlaşabileceğimiz bir “Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi” hazırlamaya. Bu beyannamenin ruhu tarihimizin altın sayfalarında mevcuttur. Merkeplere fazla yük yüklenmemesinden topal leylekleri tedavi etme merkezleri -Gurabahane-i Laklakan- kurmaya kadar daha bir çok noktada dünyaya örnek olmuş bir milletiz. Yanına yanaşamıyorsanız söz gelimi bir kediyi kucağınıza alamıyorsanız, hiç olmazsa Özdemir Asaf’ın şu dizelerinden sevin:

“Babamın öldüğünde aylardan Haziran’dı,

O elli dördündeydi, ben yedi.

Bir ışık söndüğünde yol yandı.

O kedi bunları nasıl da bildi.

Bir gündü, bir evdi, o kedi

Taş attı bütün kuyularıma.

Durup dururken dikenli uykularıma

Ninniler söyledi.

Bu bir öykü idi;

Ben mi anlattım, o mu dinledi.

Saklamalı mıydı, ya da söylemeli mi;

Ne o ev vardı ne o gün ne de o kedi.”