‘Sizin gibi düşünmüyorum’ ifadesi herhalde ‘genel olarak düşünmüyorum, düşünmeyi tercih etmiyorum, dahası lüzum hissetmiyorum; düşünmenin nasıl bir şey olduğunu da bilmiyorum, bilmek de istemiyorum…’ şeklinde sürdürülebilir. Zira hiç kimse bir diğeri gibi zaten düşünmez, düşünemez. Düşünmek münferit bir eylemdir, bir başkası ona katılır yahut katılmaz, hak verir ya da vermez. Öyle beyin fırtınası, gönül kasırgası, akıl tutulması, Meksika dalgası gibi uyduruk yöntemlerle kolektif bir düşünüş şekli icat edilmiş olmaz. Dolayısıyla bu türden söz sarfında bulunanların hiç düşünmediğine, düşüncenin ne olduğunu bilmediğine, öğrenmek de istemediğine hükmedilebilir.
Böyle bir cümle duyguların, duyumların, hislerin düşünce zannedildiği bir zamanda ve düşünsellik adına boğazına kadar çamura batmış bir zeminde ortaya dökülen sözdür. Bu şekilde söyleyene ‘peki kimin gibi düşünüyorsun’ diye de sorulmaz. Muhtemelen o kendi içinde tekâmül etmiş, sonra inanışa dönüşmüş, mutlaklaşmış ve gayrısını tanımayan bir keskinliğe ulaşmış, olabildiğince kesin kanaate sahiptir. Bir yandan düşünme yetisi Allah tarafından herkese adil olarak bahşedilir ama çoğu insan hangi uzvunu nerede nasıl kullanacağını pek de bilmediğinden, bilmek istemediğinden, belki anlamaya yanaşmadığından gerçeğe kulak tıkayıp doğruyu kendi tekelinde görür. Konu inanış biçimiyse kendisine gönderilen din adeta sadece kendisine gönderilmiştir! Diğer insanların onun ve onun gibi düşünen(!) birkaç kişinin inandığı gibi inanabilmesi, yaşadığı gibi yaşayabilmesi mümkün değildir. Öyle ki bu çoğu insan diye cem edilen farklı zümrelerde, hak ya da batıl olarak nitelenen gruplar içinde kimi müntesiplerin birbirini hırpalamakla kaim olduğu söylenmelidir. Etrafındaki insanları dalamak suretiyle dava güden, harcamak suretiyle yükselen, sataşmak suretiyle biricikleşen muhteremler bulunur. Ve onların her biri fi tarihinin radyo tiyatrosu mizah karakteri misali ‘en imanlı Şeyhmus’dur’!
Biricikleşebilen, dünya, hayat, insan ve özellikle inanışlar üstüne yanlış olabileceğine ihtimal vermediği, tutturduğu yolda, gösterilen hedefe, hiç durmadan yürüyeceğine ant içtiği ama içtiği andı dahi unutup bağnazlaştığı, kırıp döktüğü, nefret ettirdiği, etrafında kendisine doğru yönelen nefretlerin bile farkına varamadığı bir halete bürünür. Orada mutludur, mesuttur, meskûn ve dahi emniyettedir. Etrafını çevreleyen kesafet haleleri onun gözünde Maldivler’in serin kıyıları kadar berraktır. Hoş Maldivler’i falan da görmemiştir ama Jetgillerin afakî projelerine tav olup reklâm eden ve dahi elbise üzerine giyilen bir çeşit üstlük yahut tören giysisini sıfat edinmiş hocasından duymuşluğu vardır. Mest olmuş vaziyette, o halenin dışında kalanlara hırçınlığını püskürterek, sövüp sayarak, dişini gıcırdatıp yumruğunu sıkarak, gözlerini belertip hakaretler yağdırarak cihat ettiğine emindir.
Bu tür inanış biçimlerine göre ateistler dine büyük zarar vermekte, ehl-i kitap ve de kişisel inancın dışında kalan herkes dine saldırmakta, farklı düşünen insanlar bir yana onlarla muhatap olanlar bile kemik sızlatmaktadır. Küller ve Kemikler belki birkaç kişiye rahmetli Ahmet Uluçay’ın sanatsal denemelerini hatırlatır; gayrısı küllerden, kemiklerden beslenir. Bunlara toprağa konmuş bir kemiğin sızlamadığı, bir sızı hissetmek için yaşamak ve yaşayanları anlamak gerektiği öğretilemez. Dahası herhangi bir şey öğretilemez, öğrenim kotaları dolmuştur. Mütemadiyen konuşarak insanlara din anlattıklarını, öğrettiklerini, sevdirdiklerini zannederler. Geçimlerini de bundan temin ederler ki; din alırlar, din satarlar, çarşı pazarı dindir din…
Bağnazlık hemen her düşünüş şekli için aynıdır. Ateizmin, laisizmin, sosyalizmin, Kemalizm’in yobazıyla İslamcının yobazı arasında pek fark bulunmaz. Her biri yolunu sürdürdüğünü zannettiği hocasını en iyi anlayan kişi olmakla kalmaz; kalan herkesin yanlış anladığına hükmeder. Bunlarda, ‘Böyle de düşünülebilir, şu kastedilmiş de olabilir, şu şekilde de yorumlanabilir…’ gibi alternatifler bulunmaz. İnandıkları doğru, hiçbir surette esneklik barındırmaz. Yegânedir, biriciktir, mükemmeldir ve her nasılsa o görüşe kimse kendisinden daha iyi sahip olamaz. En iyi o anlamıştır ve anlayışının üstünde bir güç bulunmaz! İnsan evladı böyle davranmakta mazur değildir. Zahiren can almak, yakmak, incitmek bir yana bilmeden kırdığı, sıktığı, yıprattığı canların hesabını ödemek zorunda kalır. Elbette anlayan için sivrisineğin sesindeki o eşsiz tını devasa bir senfoni orkestrasının yaylı grubu gibidir. Anlamayan yaz sıcağından mayışıp seçim otobüsünün aşırı gürültülü ses sisteminin hemen dibinde rüyalara dalar.