Sizi Anlamıyorum Diyor Batılının Biri

Abone Ol

Onu tacir olarak tanıdım… Donanımlıydı. Birkaç dil biliyordu. Heyetin sözcüsü ve başıydı. Uluslararası bir konuda lokantanın birinde görüşmüştük.

Benim sağımda ve solumda iş arkadaşlarım vardı. Onun yanında iki bayan… Yemekler gelmeden önce, onlar çantalarından kalemlerini ve defterlerini çıkardılar… Bizimkiler telefonlarını.

Biz, konuşurken, istişare ederken not almıyorduk, onlar harıl harıl defterlerine bir şeyler yazıyorlardı.

Biz duygusaldık, onlar realist. Konuşmaktan ziyade dinlemeyi, bilmeyi tercih ediyorlardı. Kısa sorular soruyor, sonra beyaz kâğıtlara yazı yazıyorlardı.

Görüşme birkaç saat sürdü. Çok ciddiydiler. Pür dikkat dinliyorlardı bizi. Söylenen her söze, mimiklere dahi dikkat kesildiklerini gördüm.

İş görüşmesi bitince, iş nihayetinde dünyadaki siyasete geldi.

Arthur, zeki biriydi… Önce gülümsedi, sonra, dedi ki, sizi anlayamıyorum… Neden kavga etmeden konuşamıyorsunuz?

Nasıl? Dedim, konuşuyoruz pekâlâ. Birbirimizle, sevdiklerimizle, sevmediklerimizle rahat bir ortamda görüşebiliyoruz.

Dedi ki, bu kadar konuşmadan sonra, sonuç kavgaya varıyorsa, yine problem var.

Bayanın biri, problem insanın kafasında, öngörüsünde, dedi. Kalıpsal bakış açılarımız, aslında insanın kendi kafasında ördüğü tel örgülerdir… Hapishanedir diye diyebilirsiniz. Hapishaneler kafalarda var oldukça… Yani, düşüncenin hapsedilmesinden bahsediyorum. İnsan, kendi kendine, düşüncesine, hayaline sınır çizerse, hâl ne olur?

Araya girdim, dedim ki, bu tartışma felsefi bir boyut kazanacak herhalde.

Arthur, ben işin felsefesinden beri, bulunduğunuz coğrafyalardaki toplumların neden kavgayı seçenek olarak seçtikleri üzerinde durulmalı.

İçimde oluşan o seli özgürleştirdim.

Sizin suçunuz, dedim… Şaşırdı birden… Nasıl? dedi ağız açık kaldı.

Sahi, sizin ne işiniz var Irak’ta, Suriye’de, Azerbaycan’da, Kuveyt’te, Nijerya’da, Kenya’da? İstiyorsan ülkeleri saymaya devam edeyim.

Güldü… Aynı yere mi geldik yine, dedi.

Aynı yerden uzaklaşmadık ki Arthur dedim… Siz, derken bir zihniyeti, bir bloğu kastediyorum.

Cezayir… Alın Cezayir’i… Fransa orada katliam yaptı… Şimdi, orada bulunan halkın çoğu Fransızca biliyor… Konuşuyor. Bu nasıl oldu? Gönüllülük mü? Ne alaka?

Hindistan, Pakistan… Çoluk çocuk İngilizceyi ana dili gibi biliyor… Sebep?

Gittiniz, işgal ettiniz o ülkeleri… Sonra kendi hayat tarzınızı ve dilinizi dayattınız… Oraların halkı, zayıf bırakıldı, donanımsız bir şekilde, çaresizliğin orta yerinde zar ağladı.

Şiddet, bu coğrafyanın dili oldu… Kendini ifade dili… Vurmak, kırmak, ölmek, öldürmek herkesçe, kendi lügatince kutsandı…

Böylesi bir ortamın hazırlanmasında sizin payınız olduğunu nasıl göz ardı edersiniz?

İtiraz etti, kendince izahatlar geliştirdi… Ama masadaki kimseler inanmadı ona… Gerçekten, o bizi anlamıyordu. Dışardan bakıyordu sadece… Kitabı… Ticarette ve sosyal ilişkilerde donanımlıydı, lakin tek gözünü hayata kapamıştı... Tıpkı ait olduğu blok gibi.

Arthur bizi anladığı gün, bu coğrafya rahatlayacaktır… Bir de, temel olarak Müslümanlar kendilerini değiştirdikleri gün…