Geçtiğimiz günlerde sosyal iletişim ağı WhatsApp veri paylaşımına dair değişikliğe gittiğini kullanıcıların karşısına bir onay penceresi açarak deklare etti. Şeffaflığı daha fazla artırmak adına gizlilik politikasını güncellediğini duyurdu. Facebook ile veri paylaşımına gideceğini, işletmelerin WhatsApp üzerinden müşterileriyle iletişimine yardımcı olmak gibi bir hedefe binaen bu değişikliğe gidildiği konusunda kullanıcılarını ikna etmeye çalıştı. Birkaç gündür millette bir telaş bir telaş. Hangi iletişim ağı daha emniyetli tartışması aldı yürüdü. Bir sürü yeni ağların ismi geçse de Telegram bunlar arasında başı çekmekte. Hiç kimsenin aklına haydi evimize dönelim fikri gelmiyor. Bu digital ağlar olmadan önce insanlar nasıl konuşuyor ve haberleşiyorsa gelin yeniden bunu deneyelim diyen hiç kimseyi görmedim. Demek ki enformasyon ve iletişime dayalı teknoloji bizi geri dönüşü olmayan bir yola sokmuş. Hem ileti göndermekle iletişim sağladığımızı sanıyorsak fena halde yanılıyoruzdur. Çok ileti, çok söz maksadı boğar, niyeti köreltir ve zihni yorar. Reel yani sahici olan insan sıcaklığına sahip sohbete geri dönmek gerekiyor. Pandemiyi bahane etmeden yapmak lazım bunu. Bir yazarın kitabını, makalesini, bir şairin şiirini, öykücünün öyküsünü okumak bile insan sıcaklığında bir iletişim gerçekleştirmektir. Digital medyanın iletişim kodları yazıya dayanmasına rağmen muhatabın bir zaman ve mekânla muttasıl olma gerçekliğini esas almaz. İki yazılı metnin birbirleriyle mekanik bir tonda konuşması gibidir. Pencereden sokaktaki çocuğuna seslenen annenin sesi WhatsApp’tan çocuğunu görüntülü arayan annenin sesinden ve görüntüsünden daha sahicidir. Bütün bunları anlamaya yanaşmayıp da geriye dönüş özlemi sayanlara ancak şunu diyebilirim: Kapa çeneni!
AMERİKA WASHİNGTON’A SALDIRDI
Buna işgal etti de diyebilirsiniz. Emperyal duyguların makul bir sınırı yoktur, zayıf gördüğü yere saldırıp işgal etmeyi hakkı gibi görür. Başkanlık yenilgisini oylamada hile yapıldığı gerekçesiyle kabul etmeyen Başkan Tramp, mitingde yaptığı ateşli konuşmayla kendisini destekleyen kalabalığı kongre binasına yürümeye çağırdı. Çoğunluğu beyaz, ama beyaz yakalı olmayan protestocular kongre binasına zorla girip camları kırıp kapıları devirerek Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na ulaşmayı başardılar. Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Pelosi’nin ofisini de işgal ettiler. Bu işgalde biri polis memuru olmak üzere dört kişi çatışma ve arbede sonucu hayatını kaybetti. Kongre binası baskınıyla ilgili bir hayli analiz yapıldı. Amerikan rüyasının bitip Amerikan kâbusunun başladığını söyleyenler oldu. Dünyaya demokrasi dersi veren ABD’nin bundan böyle hangi yüzle demokrasi havariliğine soyunacağı üzerine değerlendirmelerde bulunuldu. Halbuki mesele gayet basitti, üçüncü dünya ülkeleri, geri bırakılmış ya da kalmış ülkeler, gelişmekte olan ülkeler adına ne dersek diyelim bir yalana inandırılmışlardı. Bozulan bir büyüden değil, ortaya çıkan bir yalandan bahsetmek daha doğru olur. Yukarıda ifade ettiğimiz emperyal arzuların makul bir sınırı olmadığı gibi bir fren sistemi de yokmuş, dünya bu gerçekle tanıştı. Üstad Sezai Karakoç Batı medeniyetine dair bir değerlendirmesinde tarihte her medeniyetin bir başka medeniyet tarafından ortadan kaldırıldığını, Batı medeniyetinin ise bir istisna olarak kendi kendisini yok edip ortadan kaldıracağını ifade ediyordu. Kafka’nın “Amerika” romanında belirttiği gibi Amerika bir makinedir; makineler her zaman arıza yapar veya kendisini kullanan insandan emin değildir.
FOTOĞRAFTA ÖNE ÇIKAN
Fotoğraf çekilmek bir zamanlar ritüel gibiydi. Aile, dost ve arkadaşlarla çekilen fotoğrafta herkesin yeri geleneklerin icap ettiği şekildeydi. Anneler, babaanneler, eşler, çocuklar, yaşlılar ve gençler belli bir görsel hiyerarşiye tabiydi. Sonra, fotoğraf çekmenin alelade hale gelmesi sonucu duruşlar, gülüşler gibi herkesin fotoğraftaki yeri de değişti. Saniyede bir vesikalık fotoğraf çekildiğimiz fakat bunun farkında olmadığımız bir dünyada yaşıyoruz. Dört bir yana yerleştirilen kameralar, emrivaki fotoğraf karelerine misafir oluşumuz, törenler, müsamereler ve daha bir sürü sebeple fotoğrafımız, yaşadığımız anın vesikası haline geliyor. Hiç habersiz yakınınızda bulunan biriyle yan yana fotoğrafınız çıkabilir. Video ve kameraların dolaşım alanına hiç habersiz dâhil olabilirsiniz. Üstelik bunlar siz hiç istemeseniz de bir şeylerin vesikası olabilir.
Toplu fotoğraflarıma göz gezdiriyorum. Neredeyse hepsinde en arkadayım ve sadece kellem görünüyor. O bile tam değil. Öne geçmeye ayağım bir türlü varmıyor fotoğraf çekimlerinde. Gülüşümün sırrını ifşa etmekten, gülüyor gözükmek için gülmekten acayip derecede kaçınıyorum. Hele bir de toplu fotoğraflara memleketin hatırı sayılır zevatlarından biri, ya da kerli ferli birileri, ünlü ünsüz şık giyimli matruş suratlar da dâhil oluyorsa bir anda hızlı bir omuz hareketiyle öne geçmeniz engellenir ve kadrolu fotoğraf çektirme ekibi her fotoğrafın en fiyakalı tarafında yerlerini alıverirler. Fotoğraf çekimlerinde safları yara yara öne geçenler dünyanın bütün avantajlı işlerinde ve fırsat reyonlarında da herkesten önce davranıp yerlerini alırlar. Bir de “kısmetimizde burada olmak da varmış” ya da “tensip buyurmuşlar” gibi dervişane laflar söylemeleri yok mu? İnsan buna ifrit oluyor.
Bir gün böyle birine “hani fotoğraftaki yerimiz değil o taraftaki yerimiz önemli, diyordun ne oldu?” diye sorduğumda nasıl da yanımdan savuşup kârlı kalabalıklara karışmıştı.